Genel Futbol Yazıları

Reform Geldi Gündeme, Fevernova Bahane

İlkokulun son sınıfında ya da ortaokulun ilkinde falandım –artık ikisi birleştiği için önemi de kalmadı ya, hatırlayabilme inadı işte-; dönemin yüksek tirajlı ve önder magazin dergisinin üçüncü sayfasında, siyah-beyaz bir fotoğrafla desteklenmiş küçük bir spor haberi okumuştum –yine önemi yok ama, öğleden önce saat 11 suları; okulda öğlenciyim, az sonra hafif bir okul yemeği (maç yemeği gibi bir şeydir) yeyip hiç sevmediğim okul yoluna düşeceğim (mahalle arasında maç yapmak varken okula neden gidilsin ki yarabbim!)-

Yine bugün ikisinin birleşmiş olması münasebetiyle hükmü kalmayan, yok hayır hükümranlığı pekişen Batı Almanya, 1972 Avrupa şampiyonluğunu veya 1974 Dünya şampiyonluğunu elde etmişti; futbol haberlerine de –haliyle- o takımın unutulmaz yıldızları Sepp Meier, Franz Beckenbauer ve Gerd Müller bahis edilegelmekteydi.

Konu, futbolun daha zevkli -yani, “zevk” denince ilk akla gelen şey olan “gol”ün daha bol olduğu- bir hâle sokulabilmesi için yapılması düşünülen bir dizi düzenlemeydi. Mâlumunuz, böyle bir bahsin ilk adımı -mutlaka ve daima- kalelerin büyütülmesidir ki, o haberde de ana konu bu idi. Sepp kaleye geçmiş, Franz’ın ve bilhassa Gerd’in şutlarını kurtarmaya çalışıyordu.

Yazının burasına bir “İmparator” muhabbeti eklemek iyi olabilir. Hem yazımız tam da bizim imparator Fatih Terim’in yeni domestik dönemine isabet etti, hem de Franz, o zaman Almanların imparatoru, yani onların lisanında “Kaizer”i idiydi ya! Sonra, Fatih Terim, milli takımda yardımcısı olduğu Sepp Piontek’ten -benim Alman yıldızlar için yaptığım gibi- yalın haliyle, yani ilk ismiyle “Sepp” diye söz ederdi ve o “Sepp” de, Danimarka markalı büyük uluslararası başarılarına karşın aslında katıksız Alman’dı ya! Bu denli bir kelime denk düşmesi diyorum yani!-

Sepp –Meier olanı- Franz ile Gerd’in şutlarını kurtarmaya çalışıyor ama pek kurtaramıyor hani. Kale büyük ya, hep değilse de çok gol oluyor. Yani maçlar, o kalelerle oynansa, çok gollü geçecek. Skorlar, basketbol karşılaşması düzeyine ulaşamasa da, hentbole sağlam bir kafa tutacak. Lâkin, Gerd, sadece bir gol kralı değil, aynı zamanda bir ceza alanı filozofu, bir voleli şövalye. Diyor ki, “Kaleler büyüyünce gol atmak kolaylaştı ama aynı oranda da zevksizleşti” Hey gidinin Müller’i! Dili döndüğünce “Tüfek icat oldu, mertlik bozuldu” falan demeye getiriyor. Şimdi ben golcünün zeki, çevik ve aynı zamanda delikanlı olanını sevmeyeyim de ne yapayım yani!..

Yukarıda öyle dedik ama, aslında, kalelerin büyütülmesi, tüfeğin icadı ile tam örtüşmüyor tabii. Daha ziyade, hasmın -yani Köroğlu’nun körolasıca hedefinin- irileşmesi olayı. Tüfeğin icadına daha bir gönül rahatlığı ile benzetebileceğimiz kilometre taşı ise “Fevernova” nam top olsa gerek –Ali Şen iş başında bulunsaydı, bu ismin Büyük Fenerbahçe’den geldiğini ısrarla iddia eder ve Galatasaray’ın üçüncü yıldız gürültüsüne “elegan” bir cevap verirdi mutlaka!- Bilindiği -ya da spor medyamızın bilinmesi için üzerine düşen görevi hiçbir fedakârlıktan kaçınmadan yaptığı üzere- bu yeni top, tasarımıyla, iç ve dış materyali marifetiyle birçok yeni ve önemli meziyete sahip. Bir kere Fevernova’ya hükmetmek çok daha kolay, isabet oranı yüksek ve akselerasyonu ise turbo motorlara taş çıkartacak düzeyde.

Diyeceksiniz ki, madem öyleydi, bizim milliler Fevernova ile tanıştıkları Kore maçında neden o denli ayarsız oynadılar ve neden o maçtan kupaya dek -neredeyse ağız birliğiyle- bu top hakkında ileri-geri, doldur-boşalt konuştular. Hah işte, benim gelmek istediğim yer de burasıydı: FIFA ve UEFA gibi büyük harfli kısaltmaların futbolu evrensel kurallar ile yönetme gayretine karşın, Türk futbolunun çeşitli noktalarda global ayak topundan ayrı tutulması hemen hemen bir zorunluluktur.

Fevernova’yı alalım yine: Kanattan ortalanan meşin yuvarlağın, görevi o topu beş adım önündeki kaleye sokmak olan forvet tarafından aynı istikamete geri döndürülmek suretiyle taca gönderildiği, ve daha vahimi, maç başına ortalama ıska sayısının dünya figürlerini açık ara geride bıraktığı bir ligin ve de futbolun kalitesinde, değil fever olanını, hangi nova’yı kullanırsanız kullanın ne gibi bir düzelme sağlayabilirsiniz ki?

Kalelerin büyütülmesi teorisine geri dönelim; ama kendi gerçeğimizin dışına çıkmadan. Bu, hakikaten bir çözüm olabilir, ancak akıllıca uygulandığı taktirde. Diyelim ki, tüm dünya, kalelerin ölçülerini, genişlikten 50, yükseklikten de 25 santim artırdı; biz de çok benzer bir uygulamaya gidebiliriz. Burada dikkat edilmesi gereken husus, İstanbul’a özel bir modifikasyondur: Üç büyüklerin statlarındaki kalelerden sadece biri büyütülecek, diğeri ise mevcut ölçülerini koruyacaktır. Haliyle, büyütülen kaleyi misafir takım, diğerini ise ev sahibi büyüğümüz savunacaktır. Bu yerleşim plânı, doksan dakika ve +90’lar süresince sabit kalacaktır –ki, bunun hukuki altyapısı, sabitlenmiş kenar kulübeleri pilot uygulaması ile çoktandır yapılagelmektedir- Şüphesiz, seyirciler daha çok gol seyredecektir ve ülke futbolsever kitlesinin %80’i üç büyük kulübümüzün taraftarı olduğu için bu yenilik hararetle kabul görecektir.

Yine de, şunu unutmamakta yarar vardır ki, kalelerin büyütülmesi maddesine eklenecek bir fıkra, heyecan düzeyine ve gol sayısına ekstra bir katkı sağlayabilir. Bu da, kaleye iki kaleci birden konmasıdır. Hatta bu taktirde, kalelerin büyütülmesine hiç gerek kalmayabilir ve “çifte kaleci” fıkrası başlı başına bir madde haline gelebilir. Buradaki rasyonel de şudur ki, ülkemizde Rüştü Reçber dışında dişe ve topa dokunur bir kaleci yok gibidir. Gollerin birçoğu, doğrudan kaleci hatası sonucunda oluşagelmektedir. Düz mantık, kalede iki kaleci olması halinde kaleci hatalarının ve müteakiben de gol sayısının -iki katına çıkmasa bile- ciddi şekilde artabileceğini dikte ettirmektedir.

Ulemanın üzerinde durduğu bir diğer yenilik tasarısı ise her iki yarı sahaya birer hakem tayin edilmesidir. İlk bakışta bunun altında yatan beklentinin hakem hatalarının azaltılması olduğu sanılacaksa da, asıl hedef yine gol sayısının artırılmasıdır. Zira, tasarının tamamı okunduğunda anlaşılacaktır ki, yarı saha hakemlerinin, tüm takdir haklarını, bulundukları bölgede hücum eden takımdan yana kullanmaları plânlanmaktadır. Bu da, doğal olarak gol pozisyonu sayısını ve büyük olasılıkla da gol miktarını birkaç katına çıkaracaktır. Takımların yapması gereken ilk iş ise, topu hemen ve bir şekilde karşı yarı sahaya püskürterek, “dost ve kardeş” hakemin yardımından faydalanmaya başlamak olacaktır. Bu da, bazı zümrelerce hâlâ “kıro” sporu olarak değerlendirilen futbola, “tenis” havası katmak suretiyle asalet bahşedecektir.

Hakem hatalarını azaltma amacına yönelik bir başka proje olan bant kaydının anında incelenmesi üzerinde de duralım biraz. İlk bakışta büyük kolaylık gibi görülebilecek bu teklif, maalesef işleri tümden karıştırma riski taşımaktadır. Zira, görüntünün incelenmesinin sadece hakem tarafından yapılması pratikte mümkün olamayacaktır. Bir takım eski hakemler, ne yapıp edip o ortama sızacaklar ve maçın hakeminin kafasını iyice karıştıracaklardır. Çıkacak tartışmalar sırasında da, bu eski tüfeklerden bugüne kadar yeterince çekmiş olan faal hakemlerin hınçlarını bizzat sahada alma arzuları ağır basabilir ki, bu da maçların yarıda kalması olumsuzluğunu getirebilir. Maç sırasında illâ bir bant kaydı seyredilecekse, bunun, tribün tepelerine yerleştirilen büyük ekranlardan, Real Madrid, Barcelona, Manchester United, Liverpool, Bayer Leverkusen gibi sanatsal motifli futbol kumpanyalarının maçlarından bölümler olması daha faydalıdır. Böylece, sahada oynanan yavan oyundan sıkılan seyircilerin gerçek futbol görüntülerini seyrederek verdikleri paranın –eğer vermişlerse tabii- hiç değilse bir kısmını helâl etmeleri sağlanabilir.

Oyuna hareketlilik katma adına yapılabilecek bir başka düzenleme ise “ekspres maç” uygulamasıdır. Maçların, tıpkı ekspres otobüs seferi gibi ara ve mola vermeden yekpare oynatılması, 15 dakikalık devre arasının oyuncuları soğutmasını önleyebileceği gibi seyircilerin bu uzunca ara sırasında sıkıntıdan patlamasını da engeller. Tek sorun, tuvalet ihtiyacıdır ki, daha ziyade, prostat sorununun daha sık olduğu numaralı tribünde hissedilecek bu olumsuzluk da “numaralı ve lâzımlıklı tribün” şeklinde bir ek düzenleme ile çözülebilir. Koku probleminin dert edilmesine ise hiç gerek yoktur, zira, lâzımlıklardan çıkacak kokunun toplamı, Şaibeli Süper Lig’deki envai çeşit kötü kokunun yanında ihmal edilebilir düzeyde kalacaktır. Dahası, ekspres maç uygulaması, bazı kulüp başkanlarının devre arasında soyunma odasına inerek teknik direktörü rencide etmesi olasılığına ve daha da iyisi, hakem odasına dalarak sonuca etki etmeye çalışması kepazeliğine de kesin çözüm olacaktır.

Görüldüğü üzere, futbolda reform, çok canlı ve bir o kadar da eğlenceli bir konudur. İçlerinden biri ya da birkaçı yapılır veya yapılmaz; ancak, hiç değilse tartışılmaları had safhada faydalıdır. Ve görülen odur ki, dünya bu konuda çok ciddi mesafeler kaydetmektedir. “Üç korner bir penaltı” devri artık mazide kalmış, çok daha yaratıcı, çok daha çağdaş projeler gündeme gelmiştir. Ümidimiz, gerek FIFA ve UEFA’nın gerekse bizim futbol federasyonumuzun ihtiyaç duyulan reformları bir an önce hayata geçirmesidir. Bu talep, her futbolseverin ortak isteği ve doğal hakkıdır. Hiç değilse, kısa vadede, taç çizgilerine kenar süsü yapılarak futbolumuzun güzelleştirilmesi yoluna gidilmesi biz futbolseverlere çok görülmemelidir.