Heykel Dikmeyin Özür Dileyin
Çoğu insan gibi benim de hiç ısınamadığım diş hekimi koltuğundan kalkalı birkaç dakika olmuş, yavaş yavaş silinmekte olan bir korku ve henüz geçip geçmeme kararını verememiş bir ağrı eşliğinde kendimi sokağa atmıştım. Ha, bir de annem vardı yanımda.
Maraş Caddesi üzerindeki Merkez Bankası binasının köşesindeki seyyar satıcıdan bir şeyler almak için duraklamıştı annem. O sırada, onları gördüm: Bir kale boyu uzaklıktaki bir başka seyyar satıcıdan muz alıyorlardı. Annemi, dişimi, korkumu, ağrımı unutup hipnotize adımlarla yanlarına doğru yürüdüm.
Aslında girişken bir çocuk değildim, hatta sıkılgan, çekingen sınıfına koysalar hiç sırıtmazdım. Ama onları ve onlar gibileri görünce bir başka boyuta geçiyor; huyumu, durumumu, zamanı ve zemini acilen unutabiliyordum. Bazen peşlerine takılıp, onların fuleli sporcu adımlarına yetişmeye çalışan çocuk pergellerimle kan ter içinde kalıncaya koşturuyor, genelde de, son bir gayretle, Ziya Bey sahasına yakın bir yerde yetişip çok da lüzumlu olmayan sorularla iletişim kurmaya çalışıyordum.
Onlarla aynı havayı solumak, aynı sokağı adımlamak ve mümkünse bir süreliğine aynı kaldırım taşı üzerinde dikilmek benim için tadına doyulmaz birer anı oluyor; arkalarından, “Nasıl da çabuk geçti zaman” bakışlarımı fırlatırken, bir yandan da ertesi gün okulda ya da mahallede arkadaşlarıma anlatacağım muhteşem bir deneyim kazanmış olmanın mutluluğuna binip artık nereye gideceksem oraya uçarak ulaşıyordum.
Onlar seyyar satıcıdan para üstlerini alırken, parıldayan gözlerimi son kez cemallerine sürüp vedalaşma fazına geçiyordum. Saçımı okşayan ellerin ise sonraları ne kadar çok göreceğimi biliyor gibiydim; yok yok, emindim.
Topu topu üç dakikalık bir masaldı benimkisi. Kimdi o konuştukların, diye sordu annem, pek de merak etmeden. “Trabzonsporlu Şenol ile Necati” diye cevap verdim. Aman sen de, gibisinden yüzüme baktı. Sonra aynı cümleyi bir kez de sözel şekilde tekrarladı. “Futbolcular…” diye de minimalize etmeyi unutmadı. “Öyle deme anne!” oldu benim çocuk serti cevabım. Henüz isimsiz kahramanlarıma, annem bile olsa laf ettiremezdim asla. Bugün belki sen bile tanımıyorsun; ama çok yakında onları tüm Türkiye tanıyacak” dedim. Biliyordum, emindim. Yine de, “Hadi canım” demesine engel olamadım.
Küçük bir çocuktum; ama daha o zaman bile, hem adamdan hem futboldan bugünkü skor yazarlarından çok daha iyi anlıyordum. Sadece, ileri görüşlülüğümün menzili, dönemin kısıtlı olanakları nedeniyle bir miktar kısa kalmıştı. “Gün gelecek, O’nu dünya tanıyacak, ayakta alkışlayacak” diyememiştim işte. Yetmişli yılların başlarıydı, Trabzonspor daha ikinci ligdeydi, ayaklanma henüz başlamamıştı…
***
Gruptaki ilk maçımızda Brezilya önünde galibiyeti koruyamamıştık. Şenol Güneş’in tercihleri ve hamleleri büyük eleştiri alıyordu. Ciddi ve analitik eleştirilerin yanında son derece seviyesiz, edepsiz ve mesnetsiz saldırılar da vardı medyada. “Büyük uyanış”ın (!), yani, her Türk evladının, aslında doğuştan futbol adamı olduğunun farkına varışının en civcivli zamanıydı.
Trabzon’dan arkadaşlar aradılar, Şenol Güneş’e destek için kampanya başlatacaklarını, sivil toplum örgütlerini harekete geçireceklerini ve büyük kentlerdeki Trabzon derneklerinin de bir şeyler yapması gerektiğini düşündüklerini söylediler. Kendileri de birazdan bir basın toplantısı düzenleyeceklerdi.
Arkadaşlara, benim onlardan biraz farklı düşündüğümü söyledim. Bunun, bir Trabzon meselesi gibi görülmesinin yanlışlığını, Şenol Güneş’in artık bir ulusun sorumlusu ve yetkilisi olduğunu ve Trabzonluların kendisine sahip çıkma reflekslerinin Güneş’e faydadan çok zarar getirebileceğini anlattım. Şenol hoca, zaten, en çok da Trabzonlu federasyon başkanının hemşehrisi olduğu için eleştiriliyordu. Elbette durum son derece karmaşıktı; belki, kişisel kin, kulüpsel intikam, “Beyaz Türk”çülük, taşraya karşı tahammülsüzlük gibi birbirinden tuhaf bileşenler de içeriyordu. Ancak ne olursa olsun, olayın, Trabzonluluk özelinde değerlendirilmesi, bu sınırlar içinde tartışılması çözümün değil, aksine derin bir çözümsüzlüğün yolunu açacaktı. Biz Trabzonsporlular olarak Şenol Güneş’i çok sevebilirdik, beğenebilirdik; ama Güneş’in, kendisini bu ülkenin tümüne ispat etme görevi ve hatta hakkı olmalıydı.
Sonrası malumunuz. Maçlar oynandıkça Güneş’in aleyhindeki hava lehine dönmeye başladı. O, Türk Milli Takımı’nı “Dünya Üçüncüsü” yapan teknik direktör olarak tarihe geçtiğinde karşısındakilerin sayısı artık çok azalmıştı. Trabzonsporluların kahramanı Güneş, artık tüm ulusun kahramanı olmuştu.
***
Çeyrek final kapısı aralandığında Trabzon’dan bir başka ses geldi: Trabzonlular Şenol Güneş’in heykelini dikeceklerdi. İşte o haberi duyduğumda bu yazının hazırlıklarına başlamaya karar verdim. Daha birkaç sene önce, ülke futbolundaki maddi-manevi her türlü eşitsizliğe rağmen kısıtlı bütçeli Trabzonspor kurumuna yakın geçmişinin en parlak dönemini yaşatan, tarihinin “en çok milli oyuncusu olan, en çok gol atan, en çok galip gelen, en uzun seriyi yakalayan, en çok puan toplayan” takımını ve her futbolseverin seyretmek için peşine düştüğü ekibi yaratan, üst üste iki sezon şampiyonluğu kıl payı kaçırmakla beraber, Türkiye Kupası’nı, Cumhurbaşkanlığı ve Başbakanlık kupalarını kazanan, Avrupa’da zaferlere imza atan Şenol Güneş’e kendi kentinin yaptığı eziyeti, işkenceyi hatırladım.
***
Bir futbol doğal afeti nedeniyle, önde gittiği ve futbol ziyafeti sunduğu bir maçı kaybettiği ve şampiyonluğu kaçırdığı için Şenol hocayı ve öğrencilerini lanetleyen, sözüm ona futbol bilen gürûh geldi aklıma. Trabzonspor’u karanlığa, mutlak başarısızlığa, beş parasızlığa mahkum eden o kitlesel cinneti anımsadım tüylerim ürpererek. Kendi bağrından çıkardığı en büyük kahramana her türlü hakareti yapmak suretiyle, o insanın sonraki milli takım kariyeri sırasında uğrayacağı her türlü haksız saldırıya ve işiteceği ağır hakaretlere, bugünlerde spor sayfalarında yayımlanan “küfür antolojisi”ne zemin hazırlayan asıl zavallılar geldi aklıma. Şenol Güneş’e değil elbette, ama bir kez daha acıdım Trabzonsporuma.
Zira Şenol Güneş, gerçek bir Güneş’ti futbolumuz için. Yılmadı, çalıştı, çabaladı ve sonunda öyle bir parladı ki, kendine hakaret eden hemşehrilerini bile sırtında zirveye çıkardı. Lâkin Trabzonspor onun kadar kısa sürede toparlanamadı. Şenol Güneş’in “Dünya Üçüncüsü” olduğu futbol yılını güç bela “Türkiye On dördüncüsü” olarak tamamladı.
***
Ve şimdi efendiler! Nafile yere Şenol Güneş’in heykelini dikmeyin Trabzon kentine. Hatta çocukluğumun, uzun-kısa Güneş’li anılarıyla dolu sokaklarına, caddelerine falan da vermeyin adını. Hem daha unutmadık; bir zamanlar, Avni Aker’in önünden geçen caddeye “Trabzonspor Bulvarı” adını vermeye kalkmıştınız da, hiçbir manası olmadığı gibi, öyle bir siyasi sürtüşme çıkmıştı ki bu saçmalıktan. Oysa, Trabzon’da her cadde Trabzonspor Caddesi idi doğal olarak. Ve bugün, her sokak Şenol Güneş Sokağı, her yerde Şenol Güneş heykeli; Güneş’li yılardan kalma her anı bir yüce anıt…
Heykel dikmeyi düşünmek, sadece fikir değiştirmektir muhteremler. Ben sizlere, fikrinizi değil kafanızı değiştirmenizi tavsiye ederim bugün. Doksan altı mayısındaki Fenerbahçe kazasından itibaren altı yıl boyunca Şenol Güneş’i dilinize dolayıp “Şampiyonluğu Şenol verdi” saçmalığını, hem de soyadını bile söylemeye tenezzül etmeden, dört harflik bir “hoca” kelimesini bile çok görerek sürdüren sizler değil miydiniz? Şimdi heykelini dikmeye kalkmanıza ben ne diyeyim? Yarın, başa gelecek bir başka kazada o diktiğiniz heykeli taşlamayacağınıza nasıl güveneyim?
Boş yere heykel dikmeyin ey ahali! Onun yerine, aklınızı başınıza almayı deneyin bu sefer. Çalışmaktan, özveriden başka suçu olmayan insanlarımıza sahip çıkmayı, onu beceremiyorsanız bari saldırmamayı öğrenin bu kez. Yetinmeyin, bir de en zorunu deneyin; özür dilemeyi! Bırakın, Şenol Güneş’in heykelini, İstanbul, Ankara, İzmir, Türkiye diksin bugün, dikmek isterse. Bunun bir anlamı olabilir sadece. Siz mi?.. “Özür Töreni” biter bitmez, yeni bir Şenol Güneş çıkarmaya çalışın bu futbol coğrafyasından; ancak böyle affettirebilirsiniz kendinizi, ancak böyle kurtarabilirsiniz hem kendinizi hem kentinizi.