Futbol Programları Kanunu : Madde 1: Ayrımcılık esastır
Zor iş bu ülkede yaşamak. Bu ülkeyi yorumlamak da zor. Kimimize göre sorun “birey” olamamamızda, kimine göre ise bencil davranıp “toplumsal”lığa uzak kalışımızda…
Aslında, galiba ne “dolu” bir birey olabiliyoruz, ne de toplumsal yaşama yeterince katkıda bulunabiliyoruz. Katılımcı olamamanın sonucu ise takılıp kaldığımız, bize huzur vermeyen “izleyicilik”. Ne sunarlarsa onu izliyoruz mecburen…
***
Gönül verdiğiniz takıma körü körüne bağlı, gözü başka renkleri görmeyen bir futbol meraklısı değilseniz, bu ülkede futbol programı izlemek zor iştir sizin için. “Büyük” adı verilen kulüplerden birinin taraftarı değilseniz, resmen işkencedir ekrandaki futbol programları. Takımınızın maçından üç dakikalık “yasal” görüntülere ulaşabilmek için üç saat beklemek zorundasınızdır televizyon karşısında, uzatıldıkça uzatılan “şampiyon adayları” muhabbetine katlanarak.
Bu memlekette doğrudan, uydudan, kablodan, yalandan, dolandan yayın yapan mebzul miktarda televizyon kanalı var; hepsinde de birer ikişer futbol programı. Lakin doğru dürüst, konuklarının niteliği nedeniyle değil, içeriği ve adaleti gereğince saygı duyulacak futbol programı sayısı çok ama çok az. Kavga mizansenleri ile reyting peşinde koşanlar, takımları ve oyunları analiz etmekten ziyade kendini göstermeye yatkın konuklar, kendi tuttuğu takım hakkındaki engin bilgisini bizzat kendi aktarabilmek için konuklarından çok konuşma meraklısı sunucular, program program dolaşmaktan zaten kısıtlı olan bilgi birikimini kısa sürede tüketip söyleyecek bir şeyi kalmayan ve işi artık fularla, fötr şapkayla idare etmeye çalışan sub-marjinal seyyahlar…
Hepi topu bir saatte anlaşılacak, anlatılacak bir mecra olan futbol için saatler, günler süren tartışmalar, onlarca program, bir otobüs dolusu konuk… Ve yine de tatmin olamayan fanatik futbol bağımlıları ile aradığı huzuru bulamayan, kendisine hitap edecek, “kendini” ispatlamış futbol programı bulma güçlüğü çeken gerçek futbolseverler.
Velhasıl, çeşit çok, reşit yok…
***
Geçen sezonun ortasına kadar düzgün bir program vardı ekranlarda, bir TRT klasiği: Spor Stüdyosu… Levent Özçelik sunar, Zeki Çol ile Ömer Üründül yorum yapardı. Her kulübe, her kente eşit uzaklıkta, maç görüntülerini takımların puan cetvelindeki sıralamasına göre ekrana taşıyan, adil ve asil bir felsefesi vardı programın. Aklı başında futbolseverin en çok izlediği programdı haliyle. Onca program içinde kendini o kadar belli ediyordu ki, spor medyasındaki egemen anlayış dayanamadı, katlanamadı öylesi bir düzgünlüğe. Önce sunucusu, yorumcusu değişti, sonra tümden tarih oldu; asaletin, nezaketin, liyakatin bir bir tarih olduğu bu ilkede…
Bugün yılların köklü kuruluşu, ciddi spor yayıncılığının adresi TRT de diğer kanallara benzedi, kendince bir reyting aşkı uğruna. Oraya da geleneksel Show TV, yeniyetme Lig TV anlayışının “ayrımcılık” ilkesi koydu ağırlığını. Sözde Süper Lig’in eşit haklara sahip kulüplerini “Maraton ve Lig Pazarı” veya “Stadyum ve Tele-Lig” diye ikiye ayıran, ekranın karşısına, önce egemenlerin sonra da nispeten sahipsizlerin taraftarlarını “kendilerince uygun gördükleri sıra ile” çağıran bu yaklaşımın nasıl olup da yaşayabildiğini bir türlü açıklayamıyor insan kafasında.
Aslında hadisenin yaratıcılarına veya uygulamacılarına sorsanız size türlü açıklamalar yaparlar her zamanki gibi. Sizi de inandırmaya çalışırlar işin bu türlüsünün doğru olduğuna. Önce kendileri inanmışlardır zira. Şampiyon adayı kulüplerin maçları canlı yayınlandığı için görüntüler ellerine daha çabuk ulaşıyordur, o kulüplerin daha çok taraftarı olduğu için çoğunluğa öncelik tanıyorlardır, yapımcı-sunucu hazret ve ekibi program süresine göre para aldıkları için “sair” takımların maçları kanalın kadrolu elemanlarına kalıyordur, sponsor kuruluşlar sadece üç büyük kulübün maçlarının yer alacağı programlara para aktarıyordur… Saydıkça sayarlar size… Büyük kulüpler gibi büyük programcılar da haklıdır hep…
***
Süper Lig’in çoğunluğunu oluşturan kulüplerin yöneticileri boşuna feryat etmiyorlar, tümden figürana döndük, diye. Hesapta yoklar, akılda yoklar, futbol programlarında yoklar… Ligde mecburen varlar; zira egemenlerin karşısına çıkarılacak, yenilgiye baştan razı olacak, biraz direndiğinde futbolu çirkinleştirmekle suçlanacak rakip lazım bu kısır, bu “Orwellian, bazılarının daha eşit” olduğu yarışta…
Bu iş böyle gelmiş böyle gider gibi görünüyor ya, yine de rıza göstermemek, itiraz etmek gerek mevcut duruma. Üç kulübün maçlarını, öncesini, sonrasını, perde arkasını, reklam arasını saatlerce seyretmek olmamalı gerçek futbolseverin kaderi. Biliyoruz ki, bu ülkede taraftarı olmasa da “sair” takımların maçlarını gecenin makul bir saatinde izlemek isteyen, hatta o maçların sakin görüntülerini, üç veya dört kulübün insan ruhunu sinsice örseleyen gürültülü mücadelelerine tercih edecek çok sayıda futbolsever var. “Büyük” kulüplerin göz önünden hiç gitmeyen yöneticilerinin ve futbolcularının “Puan kaybına tahammülümüz yok” veya “Bu maç bitti, önümüze bakıyoruz” gibi artık tümden bıktırmış açıklamaları için “sair maç” yorumlarının ikide bir kesilmesinden rahatsız olan sağduyu sahibi izleyiciler var…
Şimdi… Nasıl olacaksa olmalı, kim yapacaksa yapmalı, kimse üzerine alınmazsa “Lütfen” diyen TFF ricacı olmalı, hiç değilse TRT’de kulüpler arasındaki ayrım sonlandırılmalı. Özel kanallar yine kendileri bilsin; ama vatandaşın vergilerinin kanalı TRT eski asaletini, adaletini geri kazanmalı. Çünkü, resmi adı Türkiye Radyo Televizyon Kurumu olan TRT, “Tarafsız Radyo Televizyon”culuğun da odağı olmalıdır her alanda. Oradan başlayarak diğer futbol programlarına yayılmalıdır, “ayrımcı” değil, “eşitlikçi” anlayış. 24 Nisan 2005