En Uzak Deplasmanımızdır Aşk Bizim
Benim babam uçağa hiç binmez, korkar. Annemse tam tersi; bizim şehre havameydanı açıldığından beri uçakla gider gelir uzun yolları. Ne zaman ailece bir araya gelsek, torun torba toplansak, bu konu bir şekilde açılır, annem “Uçaktan daha güvenli, daha rahat bir ulaşım aracı olamaz” der, babam çaressiz, susar.
Geçen pazar baldızımı uğurlamak için otobüs terminaline gidiyoruz. Kızcağız, yaz tatilinin üzerine bir de Ankara ziyareti eklemiş, yorgun mu yorgun. “Mümkün olsa da Bursa’ya ışınlansam.” diyor, bezgin bir sesle. Ben de, ablası da, onu haklı buluyoruz. Bırakın şehirlerarası yolculuğu, gün oluyor, iş çıkışı beş kilometrelik ev yolunu arabayla gidecek takat kalmıyor insanda. Zavallı babam, diyorum, ışınlanma gerçekleşse bile ona faydası olmayacak, ışınlanmaktan da korkar nasılsa. Hanım gülüyor ince ince, “Annen de, ben dokuz yüz elli altıdan beri ışınlanırım, ışınlanma gibisi var mı, der” diyor. Baldızı, güle oynaya bindiriyoruz otobüse…
***
Ben de önceleri babam gibiydim, sonradan biraz düzeldim. Aslında uçaktan falan korktuğum yok, ben uçmaktan korkuyorum! Lakin, uçmak da zorunluluk bir yerde. Hadi yurtiçi yolculukları karadan halledelim, uzak ülkelere gidişin yolu havadan geçiyor hep.
Yorar beni uçak yolculukları… Her inişte, artık uzun süre hiç bir yere gitmeyeceğim, evde çoluk çocuğumla oturacağım, derim. Demesine derim de, çoğunlukla bir işe yaramaz. Bir nevi büyük konuşmaktır benimkisi, cezasız kalmaz! Ne zaman böyle, yeter artık desem, mutlaka daha uzun süreli, daha meşakkatli bir uçuş ve orada kalış çıkar kısmetime.
***
Perşembe sabahı, ablamın eşi bıraktı beni havameydanına. Elimde eşek ölüsü bir bavul, canım sıkkın; gidiyorum ama pek mutlu değilim. Bavulu zar zor tarayıcı banda yerleştirdim, on saniyelik hafifliği takiben tekrar yüklendim, kan ter içinde kontrol sırasına girdim. Kuyrukta pek kimse yok, bekleme salonuna da boş desek alınmaz. İki dakika içinde sıram geldi, biletimi uzattım. Münih’e gidiyorsunuz, dedi, görevli genç adam. İçinde “mi” olmayınca biraz garipsedim ya, tam uyanamadım hâlâ. Dış hatlar terminaline gideceksiniz, diye kibarca durumu açıkladı. Hay Allah! Ayağımız alışmış ya, sanki Trabzon’a maça gidiyoruz…
***
Dış hatlar terminali, iç hatlardan çok daha kalabalık. Bir sıra içeri girerken, bin beter bir başka sıra içeride. Dört beş ayrı kuyruk, hepsinde aile boyu yoğunluk. Mevsimle birlikte, işçilerimiz de dönüyor ya… Peş peşe sıraya dizildik, ama yüzlerimizdeki ifadeye baksanız, sanki üst üste istiflenmişiz hepimiz, yetmemiş bir de bavulları yüklemişler üzerimize. Listedeki ilk uçuşa yetişebilsin diye sıramızı verdiklerimiz, elli kiloluk bedenine tam yetmiş beş kilo bagaj eklemiş olduğu için yükünü elbirliğiyle taşıdığımız kuyrukdaşlarımız…
Bavulumu teslim edip hafifledim; daha vakit var, bir şeyler içip, üç beş sayfa okusam bari. Nihat Genç’in Arkası Karanlık Ağaçlar kitabı el çantamda. Çıkarıp okuyorum, geçen yıl Trabzon’a geldiğinde önünden geçtiği eski evini anlatıyor, mürekkep niyetine kalemine doldurduğu gözyaşlarıyla: “…İşte şimdi, uzun bir merdivenle inilen köhne, tuğla, bu eski evin önünden geçiyorum. Parıldayan bir şey var hâlâ burada. Eskimiş tahta kapısında insanın sırtına serinlik veren bir tatlı yeşillik… Daha fazla bir şey arıyor kalbim bu evde… İnsan yaşlandıkça, çocukluğu, başka bir yatak, başka bir kucak gibi açılıyor önünde… Belki de, memleketinden servet ve para için çıkmayanlar, döndüklerinde, olduğundan çok daha fazla şey arıyor!” Ah Nihat hocam ah! Ne olurdu, bu kadar güzel yazmasan, bu denli sıcak dokunmasan yüreğimize!..
***
Zaman işte, biz istemesek de geçiyor; bazen yavaş, bazen hızlı… Uçağa binmişim, koltuğuma oturmuşum bile. Şu işe bakın! Bir başka kalabalık da burada, tam uçağın içinde. Bol bagajlı, bol çocuklu aileler, yerleşme telâşında. Beş kişi olan var, yedi kişi olan var, hepsinin ortak derdi “bölünmüş aile sendromu”. Yer görevlisi, birer ikişer dağıtmış gariplerimi. Kabin görevlisi de çaresiz, o arkadaşın da suçu yok, bilgisayar öyle yapmış, diyor…
Lâkin, bilgisayarın uygun gördüğü gibi oturmak pek mümkün gözükmüyor, toplum henüz hazır değil buna. Bilgisayar işte, bu yazıyı yazmak gibi değil her yaptığı. Benim kendi bilgisayarıma sözüm geçiyor ama, hava taşımacılığında durum farklı. Aile nedir, ne bilecek bilgisayar. Anası, babası, çocuğu mu var sanki?
Neyse, yolcular oturdu bir şekilde, şimdi uçak kalksın diye bekliyoruz. Otura kalka geçiyor hayat; hep bir koşturmaca, hep bir hırs, hep bir heves. Çocuklar ufak ufak ağlamaya başlıyorlar. Beklemeyi bilmez çocuk dediğin, çocuk aklı her şey hemen olsun ister. Hoş bazısı büyüyünce de değişmez ya!..
Hemen arkamda bir kız çocuğu, onun çaprazında da minik bir delikanlı mızırdanıyor ciddi ciddi. Çocuk sahibi olmadan ne de farklı gelirdi bana bu ağlama sesleri. Annelik, babalık demek, tahammül demekmiş ilk önce, hoşgörü, sabır ve gerçekten karşılıksız olan tek sevgi. Büyülü bir ses gibi geliyor bana çocuk ağlaması şimdi. Ramazan orucunu açtıran akşam ezanı gibi içime dolduruyorum sakin sakin. Kendi oğlumun fotoğrafları var ya yanımda, açıp bakamıyorum bir türlü, durdurun uçağı, inecek var, diye feryat ederim korkusuyla.
***
Sahi, nedir insanları böyle yerinden yurdundan kaldırıp yollara düşüren. Binlerce kilometre yol, hem de bir demir kuşun içinde… Akıllı insanın işi değil bu yolculuklar. Bence, sadece aşk göze aldırabilir bunca yolu insana. Yalnız aşk taşıyabilir insanı bunca uzağa. İyi de ben niye burdayım o zaman? Aşklarımı geride bıraktım ben, ana-oğul birbirlerine sarılıp uyurlar artık… Bir yerde, öğrenme aşkı beni de bu yola düşüren. Yeni ne var; onlar ne yapıyor; biz nasıl daha iyisini yapabiliriz? Bir de maceracılık var tabii serde, toprağımızdan taşıp gelen.
Görevliler gazeteleri dağıtıyorlar. Almak gelmiyor içimden. Biliyorum, okuyup okuyup deli olacağım. Yine de dayanamıyorum, bir solukta tarıyorum tüm spor sayfalarını. Bu da bir çeşit öğrenme işte. Tekrar, tekrar ve tekrar öğrenme… Hey sen Şenol Güneş! En kolay grupta bile birinci yapamadın bu süper kadroyu. Senden başka kime nasip oldu ki tam dokuz Avrupalı oyuncuyu bir arada görmek? Beceriksiz, ufuksuz, akılsız adam!..
***
Ne güzel anlatır Nihat Genç, Şenol Güneş’in ilk yıllarını; idmanda, onun koruduğu ağsız kalenin arkasında beklerken, hiç değilse birini kurtaramasa da, ben atlasam, sözleriyle… Nihat gibi, Sunay da, Şenol Güneş’in ışığında büyütmüş kendini. Trabzonspor’a kaleci olma hayalini nasıl yüreğine gömdüğünü anlatır Sunay Akın da, fırsat buldukça. Öyle bir kaleci vardır ki Trabzonspor’da, kaleyi ondan almak ne mümkün. Bir başka Şenol Güneş hayranı Trabzonsporlu ise, müzisyen Rafet El Roman’dır. Trabzon’la köksel bir ilgisi olmadığı halde, Almanya’daki çocukluk yıllarında Trabzonsporlu yapmıştır onu, Şenol Güneş’e duyduğu sevgi.
Şenol Güneş ne sadece bir milli kalecidir, ne de sadece bir milli teknik adam. Oturduğu yerden ahkam kesen, hızını alamayıp hakaret eden skor yazarları! Siz nereden bileceksiniz Şenol Güneş’i. Nereden bileceksiniz onun aslında bir “aziz” olduğunu!.. Barcelona yıllarında doğan oğlunun adını “Jordi” koyar, dünya tarihinin en iyi oyuncularından biri olan Johann Cruyff. Katalanya’da çok büyük saygı duyulan bir azizin adıdır bu. İşte, “Şenol” adı da nice Trabzonlu, Trabzonsporlu babanın oğluna yakıştırdığı ad olmuştur yıllarca. Yine olacaktır, hiç şüphem yok.
***
Şu yazarlara bakın siz hele! İçlerinde, ıssız bir adaya düştüğümde yanıma alacağım üç skor yazarı da var haliyle. Benim zekâ kapasitem yeterlidir, adadan kurtulmanın bir yolunu bulurum nasılsa. Onlarsa orda kalır ilelebet. Kurtulur Türk futbolu, kurtulur medeniyet.
Hocanızı takmayın, hocasız yürüyün, bildiğiniz gibi oynayın, diyor bir tanesi. Bu hazretin, Avrupa Şampiyonası’ndaki Belçika maçımızı “yorumlayamayışı” hiç gitmiyor aklımdan. Gördüğünün binde birini anlamaktan aciz halleri… Ben küçük ama akıllı bir çocukken, Trabzon’daki maçlara gönderirdi ara sıra gazetesi onu. Amcam da nazik bir yönetici ya, otelinden alıp oteline bırakırdı hazreti. İlk almaya gidişimiz geliyor aklıma. Hey gidi koca adam, ne de heyecanlandırmıştın o küçük çocuğu!
Daha ilk maç dönüşünde heyecan meyecan kalmadı içimde. Ne yorumlar, ne cümlelerdi onlar, breh breh. Çocukluk bilgimle vermiştim notunu hazretin. Sonraki maçlarda yük gibi gelmeye başladı bana onu otelinden alıp oteline bırakmak. Hayranlık falan kalmamıştı; yaşına, temsil ettiği basına hürmet ediyorduk artık… Yıllar sonra, ciddi bir futbol programında daimi yorumcu olarak gördüm kendisini. Bir ara, programın sunucusu arkadaşıma, bu beyi neden seçtin, sence de zayıf kalmıyor mu, diye sual de ettim etmesine ya; çok kalmadı orada, kendine yakışır bir programa transfer oldu şükür.
***
Hey gidi Şenol Güneş! Seni beceriksiz adam! Birisi de seni, kaleciden antrenör olmaz, diye eleştiriyor. Doğruluk payı yok değil. Yukarıdaki hazret de antrenördü bir ara. Köklü bir İstanbul kulübünü küme düşürdükten sonra bıraktı o işi yanlış hatırlamıyorsam. Hani sen de Boluspor’u küme düşürdün ya!
Sahi, sen Trabzonspor’a lig hariç her türlü kupayı kazandıran, Avrupa’da zaferler yaşatan, şampiyonluğu kaçırdığı yıl bile, tarihinin en çok golü ve en çok galibiyetiyle en çok puanını toplatan teknik adam değil misin? Sen, maç dönemleri dışında bile federasyondaki odasında çalışmaktan başka bir şey düşünmeyip, yardımcılarını her Allah’ın günü yorgun düşürmeyi başaran teknik patron değil misin? En uzun süre yenilmezlik unvanı da sende değil mi?
Olsun ama, kolay grupta başardın bunları. “İmdat” deyip senin yerine göreve çağırdıkları (!) Denizli hoca gibi sende mi baraj maçıyla gideceksin kupaya yoksa? Yine de, içimizdeki Avusturyalılar ya da içimizdeki İsrailliler demeyeceksin kızıp da!
Bak hocam, sana bir şey söyleyeyim mi? Türk Milli Takımı ne kadar iyi kura çekerse çeksin, kolay bir gruba düşemez asla. Zira, hangi gruba düşerse düşsün, Türk spor medyasına -kısmen de olsa- yuvalanmış o tuhaf zihniyet de yer alacaktır o grupta. Türkiye için kolay grup yoktur hocam. Hele işler iyi giderse asla yoktur. Baştan kaybetseydin kurtulurdun hocam. Peşin peşin verirdin canını. Şimdi öyle değil ama… Bu “linçci medya var ya” hocam, linç edecek zanlı sıkıntısı çektiği zaman ne yapar biliyor musun? Önce bir kahraman yaratır, sonra ona büyük bir suç yükleyip linç eder. Ve asıl bunun tadına doyamazlar hocam.
Ben sana hâlâ güveniyorum. Elbette hataların, yetersizliklerin ve hatta saplantıların vardır. Hangimizin yok ki? Ama sen adamsın be hocam! Düpedüz adamsın. İşinden başka şey bilmeyen, çalışkan ötesi bir adamsın. Sana beceriksiz diyenlerin, anason kokulu becermeleri, kulüp yöneticisi, teknik adam kılığında velinimetleri sende yok hocam. İyi ki de yok. Sen sadece futbol adamısın, futbolumun adam gibi adamısın. Sen aklı başında, sağduyu sahibi her futbolseverin aşık olacağı adamsın. Ve işte tam da bu nedenle başarman gerekiyor güzel hocam, bu yüzden götürmen gerekiyor bizi ta Japonya’ya..
***
Münih uçağının motorları çalışalı çok oldu. Şimdi de yavaş yavaş kıpırdıyor. Her zamanki açıklamaları yapıyor görevliler, “upright position” deyişini duyuyorum tatlı ve kararlı bir sesin. Dimdik ayakta duracaksın, hedefe ulaşacaksın, diye geçiriyorum içimden. Kapıyorum gözlerimi, Japonya’dayım!..2002