Nerdesin Ey Kutsal Ruh
Mümkün olsaydı da, sağlığında, Robert Simmons’ı ya da kısa adıyla Bob’u tanıyabilseydiniz. O, benim Oxford’daki ilk evsahibimdi. Pür İngiliz ve protestandı. Gençliğinde inşaat teknisyeni olarak çalışmış, İkinci Dünya Savaşı’na denk gelen askerliği sırasında kritik köprü inşaatlarında görev yapmıştı. Emekli olduktan sonra, Oxford’daki Queen’s College’in öğretim üyeleri kafeteryasında garsonluğa başlamıştı. Yetmiş yaşına merdiven dayamış olmasına karşın, bir delikanlı çabukluğunda hazırlanıp mobiletine atladığı gibi gözden kaybolurdu. Dünya iyisi bir insandı, “olgun” kelimesinin her sözlükteki tam karşılığıydı.
Bob, kendi kentinin takımı Oxford United’ı tutar, hepimizin bildiği büyük kulüplerin kimliğine ihtiyaç duymazdı. Ben de oradayken Oxford’a sempati duyardım, zira, geçici de olsa kendi kentimin takımıydı. Bob’un ilkokul öğrencisi torunu Ian ise, Oxford United’ı da desteklemekle birlikte, koyu bir Manchester United taraftarıydı. Ian’ın babası, yani Bob’un damadı Ray’in takımı ise Wolves’du. Bugün ikinci ya da üçüncü ligde olan Wolves, bir zamanlar ünlü ve güçlü bir takımmış. Bob, damadının takım seçiminde de eş seçimindeki kadar isabetli karar verdiğini açıklamak istercesine “Wolves, Britanya’ya ilk yabancı kulübü getirip maç yapan takımdır.” derdi.
Bu cümle, aynı zamanda İngiliz futbolu ile bizim tekelci futbolumuz arasındaki farkı da ortaya koyuyordu. İngiltere ikinci ve üçüncü liglerinde bir zamanlar kupalar kazanmış, Avrupa kupalarına katılmış nice takım bulunuyordu. O sezon Premier ligde mücadele veren 20 kulüpten sadece yedisi daha önce şampiyon olamamıştı. Bu yedi takımın ikisi birer kez ikinciliğe, biri ise üçüncülüğe kadar yükselmişti. Yine bu yedilinin altısı İngiltere’nin iki önemli kupasından birini kazanma başarısını göstermişti.
***
1993’ün haziran ayında Oxford’dan döndükten sonra, irtibatımız devam etmişti. Mektuplardan ve telefonlardan prostat ameliyatı olduğunu öğrenmiştim. 1995 kasımında tekrar Oxford’a gittiğimizde anladım ki, prostat kanseriymiş. Maalesef, hastalık omurgasına da yayılmıştı. Uzun süre radyoterapi gördü. Biraz halsizdi ; ama neşesini çok nadiren yitiriyordu.
Bize tekrar evini açtı; karşılıksız, bir İngiliz’den beklenmeyecek şekilde. Altı ay boyunca onlarla kalmamız için çok ısrar etti; ama biz onları rahatsız etmekten çekindiğimiz için başka bir yer kiraladık. Yine de sık sık görüşüyorduk. Artık yürüyemekte güçlük çekmeye başlamıştı. Bir gün, Sober House’a yatırıldığını öğrendik. Ailesi farkında mıydı bilmem ama orası artık ölmek üzere olan hastaların son günlerini geçirdikleri bir koğuştu. Bizim çalıştığımız hastaneyle irtibat halinde bir yerdi, gidip Bob’u gördük. Uyuyordu. Bir süre O’nu seyrettik. Kendine geldiğinde bizi farketti, aceleyle pijamasını çekmeye çalıştı. Çamaşırı gördündüğü için utanmıştı. Aileden asil değildi; ama asaletin ne olduğunu gösterebilirdi. Birkaç kelime konuşup ayrıldık. Ertesi sabah, öldüğü haberi geldi. Cenaze töreni kremateryumda oldu. Bob, isteği üzerine yakıldı ve külleri bir başka törenle kayınvalidesinin mezarına kondu.
***
Bir hafta öncesindeyse, Oxford’daki bir başka dostumuz, Francis “Jack” Guy’ı kaybetmiştik. Bob’dan biraz daha yaşlı olan Jack yemek borusu kanseriydi ve çok çile çekmişti. Ne kendisi, ne de karısı son güne kadar öleceğini bilmiyorlardı. Onlar, daha önce kardeşimin birlikte kaldığı aileydi. Aslen Protestan olan Jack, İrlandalı karısı Greta’yla evlenebilmek için Katolik mezhebine geçmişti. Çok dindar ve yardımsever insanlardı. Jack’in cenazesi, bir rastlantı eseri kardeşimin ve annemin bizi ziyarete geldikleri günün ertesine rastlamıştı. Kardeşimin sadece cenaze için Türkiye’den geldiğini sanan Greta çok duygulandı. Bu durumu gururla akrabalarına anlattı. Neslihan’ı, cenaze töreninin onur konuğu olarak, Greta’ya tahsis edilen limuzine bindirdiler.
Jack’in cenazesi, nisan ayının ilk gününde kaldırıldı. Oxford’da pek alışık olunmadık bir şekilde, lapa lapa kar yağıyordu. Katolik kilisesindeki törende, gözlerimiz defalarca dolu dolu oldu. Zor bir gündü; ama zorluklar sadece hislerle sınırlı kalmadı. Tüm salon, okunan dualar ve ilahilerle oturup kalkıp diz çöktükçe biz ne yapacağımızı bilemedik. Adamların dinlerine bir saygısızlık eder miyiz, diye tedirgin olduk.
***
Dürüst bir müslüman olmaya çalışırken bir yandan da insanların kardeşliğine ciddi şekilde inanırım. Zaman zaman, Beyoğlu’daki San Antuan kilisesinden aldığım “Tanrı tektir, hepimiz kardeşiz” adlı kitabı açıp okurum. Lakin, şu Hristiyanların temel inanışlarını, daha doğrusu nasıl olup da o “üçleme”ye inandıklarını bir türlü anlayamam: “Baba, Oğul ve Kutsal Ruh”
O iki cenaze gününde seslendirilen dualar da bana çok garip gelmişti. “Lord”, “Father” ve “God” kelimelerini Tanrı adına mı, yoksa Hz.İsa için mi kullandıklarını bir türlü anlayamamıştım. Onlara göre sanki Hz.İsa hem Tanrı’nın oğlu, hem de bir yerde Tanrı’nın ta kendisiydi ve herşeyi mümkün kılan anahtar “Kutsal Ruh”tu. Bizim aklımızı ciddi şekilde karıştıran bir kavram, onlara hem doğal geliyordu, hem de doğa üstü bir olayı çözüyordu!..
***
Fenerbahçe maçından sonra iyiden iyiye gidip gelmeye başlayan aklımı, Giray Hoca’nın tarihi demeci iyice karıştırdı: “Biz başkanımla baba-oğul gibiyiz.” Şer cephesine (!) mensup olmadığım için “Öyle babaya böyle oğul” deyip geçme şansım yoktu tabii. Bir tarafta, belli kesimlerce, her sorunu eninde sonunda halledecek gücü olduğuna inanılan bir baba ve bir yıldan kısa bir teknik patronluk dönemine binlerce farklı fikir sığdıran bir oğul. Diğer tarafta ise, çaresizlik içinde kıvranan ve gerçek ruhunu arayan bir kurum. Hangi ruh mu? Bir dönem, Türk futbolunda ihtilâl yaparak ilk şehir şampiyonunu çıkaran, milli takıma sayısız sporcu yetiştiren, hepimize müthiş bir özgüven ve onur kazandıran o “kutsal ruh”: Trabzonsporluluk ruhu!
Ben Allah’ın birliğine, dürüstlüğe, insanlık onuruna, demokrasiye, bilime ve çağdaşlığa inanırım. Diğer tüm insanların inanışlarına saygı duyarken, Hristiyanların “Kutsal Ruh” inancına da, anlayamasam bile sesimi çıkarmam. Ancak bir kutsal ruha kesinlikle inanırım ki, o da Trabzonsporluluk ruhudur. Ve bilirim ki, Trabzonspor’u ne kişisel çabalar, ne babalar, ne de oğullar düzlüğe çıkarabilir. Trabzonspor’u, ancak ve ancak, elbirliği, paylaşımcılık ve katılımcılık kurtarabilir ; bir de o kutsal ruh : Trabzonsporluluk ruhu. Bir kenarda biraz kaldıysa tabii!.. 24 Kasım 2000