Ameliyat Masası

Hamsi İstatistikleri

Birkaç hafta önce…Hacettepe yokuşundan aşağı, sakin sakin inerken yol kenarındaki koca koca reklam panolarından bir slogan önümü kesti: “Bu sayım senin için!” Şaşırdım, durdum; ama pek de üzerime alınmadım. Sayım neden benim için olsundu ki? Öyle bir talepte bulunmadığım gibi, hatırı için sayım yapılacak kadar nüfuz sahibi bir vatandaş da değildim. Dahası ne bir sayımdan, ne de bir seçimden sonra durumumda bir iyileşme olmadı ki, bu sayımın benim için olduğuna inanayım.

Arkama dönüp baktım, geri plandakiler benden gariban. Hastasına, güç bela, hastanede yatak bulduktan sonra itfaiye meydanındaki yıldızsız otellerde dinlenmeye giden taşralı vatandaşlar, mesaini bitirip limon satma fazına geçmeye hazırlanan devlet memurları, beş yüzü birden aynı sınıfta okutulmaktan yorulmuş tıp fakültesi öğrencileri. Bu sayım dedikleri şey o insanların hiçbiri için de olamazdı. Panoya döndüm, kibarca, “Siz beni birine benzettiniz galiba?” dedim.

Aslında olay beni “birine benzetmek” masum hatası değil, bizi “kendilerine benzetmek” sistematik çabasını yansıtıyordu. Oysa, en azından benim, kişisel olarak, değil onlara, hiç kimseye benzemek gibi bir hevesim yoktu. Ben, sadece, unutulmaya yüz tutmuş, seyrekleşmiş, ıssızlaşmış bir boyutu yeniden ve kendince yorumlamaya çalışan bir yurttaştım.

***

Yanlış anlaşılmaya mahal vermek istemem, benim birkaç saatlik sokağa çıkma yasağıyla, pazar günü evde oturmakla fazla bir sorunum yok. İki sayım arasında geçen ortalama beş yılın zaten en az elli pazar gününü evde geçirmişim; bir pazar daha paşa paşa otururum, olur biter. Lakin iş, bizim eve hapsedilmemizle hallolacak gibi değil ki. Bu memlekette, cezaevinde resmen hapis durumun bulunan vatandaşları saymak bile yıllardır mümkün olmazken!

Neyse, sayım yapıldı bitti. Bana sorarsanız çok da başarılı geçti. Planlanan hedefler yakalandı, hatta çoğu yerde fersah fersah aşıldı! Mevcut malzeme ile yakalanması pek mümkün gözükmeyen bir rakama ulaşıldı ve ülke nüfusunun yetmiş milyonu aştığı iftiharla ilan edildi.

Karadeniz bölgesi de umumi ahvalden nasibini aldı elbette. Düne kadar adı kendi sınırları dışına pek taşamayan bazı ilçeler, koca il merkezlerine fark attı. Ben durumu hiç yadırgamadım. Hep derim ya, bir ülkenin çivisi bir kez yerinden çıkmaya görsün; artık ne zaman, nereye, hangi şiddetle gireceği hiç belli olmaz. İllerden büyük ilçeler, ilçelerden büyük beldeler ve hatta babalarından yaşca büyük oğullar türer de ses çıkaramazsınız.

Bu arada, bizim Trabzon’da, sürpriz nüfus artışlarından daha da ilginç bir olay yaşandı. İlimizi ziyaret eden turist sayısının bir önceki yıla göre %100 oranında artmış olduğu tespit edildi. Turist sayısı artmıştı artmasına da, ne yazık ki kalitesi biraz düşmüştü. Trabzon’a gelen her on turistin sadece birinin Sümela’yı, her yirmisinden ise yalnızca ikisinin Ayasofya’yı ziyaret ettiği hesap olundu. Bizim turistler, tarihi yerleri görmeye değil de maça gelmişlerdi zahir. Belki de Avni Aker’e biletle, müzelere ise biletsiz girmek gibi bir yolu tercih etmişlerdi. Sonradan anlaşıldı ki, yıllık turist rekoltesi hesaplanırken birim olarak “otel gecesi” kullanılmış. Yani, bilmem ne pansiyonda beş gece kalan dünya vatandaşı tam beş kişi olarak sayılmış. Neyse, buna da şükür. Bir ecnebinin otel odasındaki sifonu her çekişi bir turist olarak hesaba alınsaydı hata payı çok daha büyük olabilirdi.

***

Kabul edelim ya da etmeyelim, bir gerçek var. Trabzon’un durumu neyse Trabzonspor’un durumu da o. Dahası, Trabzon’un ve Trabzonspor’un, ülkemizin genel gerçeklerinden ve olumsuzluklarından soyutlanması da pek kolay değil. En azından bu kafayla.

On gün öncesine bakınız. Trabzonspor ligin ilk 10 haftası sonunda 23 puan toplayarak liderlik koltuğuna oturmuştu. Peki, Trabzonspor’un, elindeki malzemeyle lider olması doğal bir sonuç muydu? O kadar kötü oynamasına rağmen zirveye tırmanması normal miydi? Biz, “Kötü oynayarak da şampiyon olabiliriz, lakin iyi oynarsak şampiyon olma şansımız çok daha fazlalaşır.” derken haksız mıydık? Kötü niyetli miydik?

Trabzonspor, Rize’de, tıpkı Yozgat’taki gibi çok yetersiz bir oyun sergiledi. Aslında biraz daha iyiydi ama bu kez şansı yaver gitmedi. Kötü oyunla gelen liderlik yine kötü bir futbolla uçup gitti. Bugün, kayıp puan hesabıyla, ligin beşinci sırasındayız. Belki hakettiğimiz yer burası değil; en azından layık olduğumuz mevki değil. Gönlümüz ve gözümüz yukarılarda, yükseklerde. Çıkabildiğimiz kadar çıkacağız hiç değilse.

***

Darrell Huff nam bir Alman yazarın “İstatistikle nasıl yalan söylenir?” diye bir kitabı var. Okuyunuz lütfen. Yalan söylemeyi öğrenmek için değil, yalan söyleyenleri tanımak için. İstatistiklere bakıldığında Trabzonspor 0,7 ortalama ile ligin en az gol yiyen takımıydı. Rizespor ise aynı ortalama ile ligin en az gol atan takımlarından biri. Ne olduysa oldu, biz kendi ortalamamızın üç katı gol yedik, onlar ise kendi ortalamalarının üç katı gol attılar. Çok iyi bir oyun ve çok şık gollerle kazandılar. İstatistik bir kez daha iflas etti. Gerçekler kazandı. Sayımla “Büyük Türkiye” hayaline ya da hep beklenen nüfus patlamasına ulaşmak nasıl mümkün değilse, 3 pas yapmadan 23 puan alarak geldiğimiz liderlik de kalıcı olamadı.

***

Önümüzde daha nice lig maçı var, bir de Türkiye Kupası tabii. Paniğe, ağıta, kavgaya gerek yok. Bizim ihtiyaçlarımız belli: çalışkanlık, gerçekcilik ve samimiyet. Hem, Trabzonspor’un eksikleri sadece oyuncu kadrosunda, sadece teknik heyette, sadece yönetim kurulunda saklı değil ki. Herkesin, hepimizin hatası, vebali var. Velhasıl, başarısızlığın bulanıklığıyla kimse kimseye çamur atmaya başlamasın. Balık tabii ki baştan kokar; ama hamsi de hamsiye benzer!.. 10 Kasım 2000