Ameliyat Masası

İçimizdeki Yabancı

Bu iş tecrübe işi ; Futbol Federasyonu toplanıp da “5+1” kararını açıkladığında yabancı oyuncu konusunun nihai şeklini aldığını asla düşünmemiştim. Çünkü üç egemen kulübün ve onların üzerinden tiraj yapıp para kazanan medya organlarının bu olayın peşini bırakmayacağı gün gibi açıktı.

Zaten karar tümden komikti. Beş yabancı sahada olacak, altıncısı ise tribünde oturacak. Bu memleketin dövizlerini anasının nikahını istemeyi her nasılsa öğrenmiş uluslararası bir oyuncuya vereceksiniz, sonra da “Hadi kardeşim, sen çık tribünde keyif çat” diyeceksiniz. Söyledim ya, bu işin böyle olmayacağı daha başından belliydi.

***

Federasyon toplantıda. Çaylar gelip gidiyor, purolar tüttürülüyor ; sağdan soldan gelen baskılara ne kadar dayanılabileceği tartışılıyor. Elbette hepsi biliyor ki, yabancı sayısı ne kadar artarsa Türk futbolu o kadar zarar görecek. Dahası, kurulun Trabzonlu üyeleri, her bir fazla yabancının Trabzonspor’un ligi bir alt sırada bitirmesi anlamına geldiğinin farkındalar. Lakin baskı müthiş, bir dolu gazete ve bir o kadar da televizyon kanalı. Hepsi dışarıda cephe almış, “tam teçhizatlı”, “ağır silahlı”. Bunaltıcı bir kuşatma hali.

Aslında yabancı sayısını hepten serbest bırakıp kurtulmak var. Sadece birkaç omurgalı futbol adamı ve yazar itiraz eder, üç beş gün yazıp çizer, sonra geçer gider. Ancak insanlık da tümden ölmemiş hâlâ. Delikanlı bir üye itiraz ediyor : “Altıncı yabancı tribünde otursun !” Öteki daha “radikal” : “Ne tribünü, stadın karşısındaki kahve var ya, orda otursun. Maçı radyodan dinlesin.”

Masanın köşesindeki üye ise daha temkinli, zira daha deneyimli. Ya da kaba tabiriyle daha önce medya tarafından daha çok hırpalanmış. Önce purosundan koca bir nefes çekiyor, sonra kararı yumuşatmaya çalışıyor : “Yapmayın arkadaşlar. Biz bu kafayla Avrupa Birliği’ne zor gireriz. Çocuk bari kulübede otursun. Ne de olsa misafir. Hem çok fazla baskı gelirse önümüzdeki toplantıda sahaya giriş izni vermemiz kolay olur.”

Sonunda bir karar açıklanıyor ; ama her nasılsa ertesi günkü gazeteler kararı farklı farklı duyuruyor :

  • Altıncı yabancı da sahada !
  • Beşi sahada, biri kulübede.
  • Yok yok, beşi sahada biri kalbimizde.

***

Bana kalırsa federasyonun kararı yeterince açık değil. Tamam, maç sırasında kaçının sahaya çıkacağı, kaçının kulübede oturacağı “aşağı yukarı” belli gibi. Peki ya maç dışında kalan zamanlarda ne olacak? Diyelim ki, takımı otobüse bindirmişiz, bu yabancılar nerede oturacaklar? Beşine istedikleri koltuklarda seyahat imkanı tanıyalım, birini tekerlek üstünde oturtalım, diyen var mesela. Kimi de diyor ki, beş yabancı arka beşlide otursun, altıncısına muavin koltuğunu verelim. Gülmeyin lütfen, bunlar Türk futbolunun öncelikli sorunları.

***

Futbolsever de bir alem. Kahvehanelerde, sokak aralarında, köprü altlarında hep aynı yakınma : “Olur mu abi ya, altıncı yabancı kulübede oturtulur mu?” Oysa kulübede oturan taraftarın ta kendisi. Gecekonduda oturan da o. Yabancı oyuncular, teknik adamlar, devlet destekli kulüp yöneticileri villlarının havuzuna girerken, kenar mahallenin çeşmesinde elinde bidonla su sırası bekleyen de o. Belki durumun farkında, belki de değil. Kale arkasından yeri göğü inletiyor : “En büyük başkan bizim başkan ! Ölmeye ölmeye ölmeye geldik ! ”

***

Alın size bir başka taraftar tiplemesi. Acaip kızgın, esip gürlüyor : “Yeter be kardeşim, 15 yıldır şampiyonluk yüzü göremedik. Bize yazık değil mi?” Aynı vatandaş 25 yıllık nikahlı karısı ile bir kez olsun mum ışığında romantik bir yemek yememiş. Beş çocuğu var, en büyüğü bu yıl üniversite sınavına girecek, borç harç kursa gidiyor ; ama hayatında hiç tiyatroya gitmemiş. Adam beş yabancı oyuncu yeter mi yetmez mi, diye anlatıkça anlatıyor ; ama bir memur maaşı ile beş çocuk sahibi olmakta hiçbir sakınca görmemiş. Şimdi sıkıntıda, bunca çocuğa nasıl iyi bir gelecek sağlayacağını düşünmek zorunda. İçten içe düşünüyor da. Geceleri uyuyamıyor, fakat kendini futbolla avutup takımının şampiyon olamaması dışında her şey yolundaymış gibi hissetmek istiyor.

***

Peki ya şu taraftara ne dersiniz? İş adamı, maddi durumu iyice, ancak o hırslı, daha iyi olsun istiyor. Daha, daha yükselmeli, kısa zamanda, hızla. Kültürel açıdan ciddi eksikleri var, görgüsü eksik, bilgisi vasatın altında. Biraz gazete okuyor, bolca televizyon seyrediyor. “Her nerede yaşayan” anahaberci, ama aslen televoleci. Aklına koymuş, göz önündeki bir kulübe yönetici olacak, ihale alacak, iş kapacak.

Taraftarı olduğu kulübü seviyor, lâkin tıpkı kadınları sevdiği gibi, çokca tek taraflı. Bu kulübe, yönetici olarak ne faydam olur, ne katkı sağlarım, diye bir düşüncesi yok ; o ne alacağına bakıyor. Projesi yok, kurumsallıktan haberi yok. Bir yolunu bulup yönetim kuruluna giriyor ve gerçekten de işleri açılıyor. Kendisi yükseliyor ama ne yazık ki kulübü alçalıyor.

***

Demem o ki, Türk futbolunun sorunu takım kadrolarında yeterince yabancı olmaması değil. Asıl sorun kendi içimizdeki yabancı. Biz kendi kendimize yabancıyız. Daha kendimizi tanıyamamış, tanımlayamamışız ; kişisel sorunlarımızı bırakın çözmeyi alt alta sıralamak başarısını gösterememişiz. Hedeflerimiz gerçekci değil, kafalarımız karışık, sevdalarımız hastalıklı. Elin kızını kaçırıp evlenirken ona nasıl bir yaşam vaat edebileceğimizi hesaplamayız. Spor kulüplerine, federasyonlara yönetici oluruz ama beynimizde yeterince birikimimiz yoktur, hazırdakini yemeyi tercih ederiz. Medya işinden para kazanalım deriz ; ama medyanın ulusal sorumluluklarını bilmeyiz, bilsek bile uygulamaya yanaşmayız. Ne kadar yabancı transfer edilirse o kadar haber yaparım, o kadar söylenti yayarım, futbol meraklısı vatandaşa o kadar gazete satarım, o kadar reyting yaparım, o kadar para kazanırım, diye düşünürüz. Sonra bu memleketin parasını yabancı pasaportlulara kaptırırız. Aklımızı başımıza toplayalım arkadaşlar; elin yabancısına ne gerek var, biz zaten kendimize yabancıyız !..