Bulakizm’in Binyılı
Peşinen söyleyeyim ki, bu hafta seçtiğim konudan hiç memnun değilim. Ancak yine de bu yazıyı yazmak zorundayım. Konu sıkıntısı çektiğimden falan değil, yazacak çok şey var ama önce bunu halletmem gerekiyor. Zira, bu önemli nokta üzerinde hissettiklerimi yazmamak, sürekli ertelemek ruh halimi kötü etkiliyor. Bu nedenle, bu hafta, başta Bulak’ın kendisi olmak üzere hepinizden kısa bir mola rica ederek içimi dökme hakkımı kullanıyorum.
***
Tabii ki, Giray hocaya karşı çok olumlu hisler besliyorum ve bunun için de yeterli nedenim var. Herşeyin başında, Trabzonlu, Trabzonsporlu. Sonra, işinde ciddi. Ayrıca tipten de kurtarıyor. Boylu poslu, yakışıklı. Üstüne başına dikkat ediyor. Şıklık konusunda, televole sunucularından pek aşağı kalır yanı yok; Lacoste’sa Lacoste yani. Sonra, zamanında bir İngiltere’ye gönderilmişliği var. Adı, hiç değilse, “dil bilen teknik adam”a çıkmış; “foot”un ayak, “ball”un ise top olduğununun bilincinde. Mesleki kariyeri de çok kötü değil. En azından, İlyas Tüfekçi’nin Karabükspor’u ile birlikte, Türk futbol tarihinde en iyi futbolu oynayarak küme düşen bir Sakaryaspor yaratmış.
***
Buraya kadar her şey harika da, hocanın bazı açıklamaları beni, arada bir de olsa, şüpheye düşürüyor. Yok, önceki sezonda 1-1 sona eren Sakaryaspor-Trabzonspor maçından sonraki şampiyonluk kutlamasını kastetmiyorum. Beni şu an için ilgilendirenler bizim kulübün çatısı altındaki beyanları. Hoca, özellikle İstanbulspor maçlarından sonra ilginç lâflar sarfetmeyi adet haline getirdi. Geçen sezonki hezimetten sonra memur sendikalarını ayağa kaldırmıştı. Bu sene “örgüt” olayından sakındı, “münferit” sözler sarfetti.
Efendim, maçtan önce futbolcuların kafalarında “Nasıl olsa kazanırız.” düşüncesi varmış da, hoca bu havayı bir türlü dağıtamamış. Pes be hocam! Hadi geçen sezon on küsur maç kaybeden takımı unutalım, şu ilk dört haftada hangi maçı rahat kazanmış ki bu oyuncular? Üç farklı bir tane galibiyetleri mi var sanki? Bugüne kadar, içerde-dışarda defalarca yenildikleri bir takımı rahat geçebileceklerini düşünmeleri, ancak ve ancak kamp yaptıkları otelde menenjit salgını baş göstermesi halinde mümkün olabilirdi. Ha, bir de, güya İstanbulspor maçının ikinci yarısında çocukların akılları başlarına gelmiş; ama süre yetmemiş. Bulak’ın süre dediği, koca bir kırk beş dakika. Bir şampiyonluk adayının sıfır puanlı bir rakip karşısında daha ne kadar zamana ihtiyacı vardı acaba?
***
Yaygın medyada yer almadı ama, Karadeniz gazetesinin maçla ilgili notları arasında dikkatimi çeken bir şey vardı: Giray hoca, maçtan önce soyunma odasında oyuncularını kendileriyle başbaşa bırakmış ve dışarı çıkarken de “Kendi kendinizi motive edin.” demiş. Çoğu kişiye garip gelebilmekle birlikte, bana sorarsanız, işte bu gerçekten çok önemli bir yenilik olabilirdi. Hatta böyle bir uygulama, teknik adamlıkta bir devrim olarak da nitelendirebilirdi. Tabii ki, iyi oynayıp galip gelebilseydik. Ne yazık ki, Bulak’ın bu yeni motivasyon yöntemi hayırlara vesile olmadı.
Suç tamamen hocada değildi elbette. Büyük ihtimalle, oyuncular hocalarının o sözünü “Kendi bildiğiniz gibi oynayın.” şeklinde anladılar. Her biri kendi kafasına göre takıldı. Rakibe baskı, alan daraltma, oyunu yönlendirme, kademeye girme falan hak getire. Allah korudu da, ilk yarıyı sadece bir golle savuşturduk.
***
Öyle sanıyorum ki, Giray hoca, devre arasında motivasyon işine bizzat el koydu. Jarko ve Lange gibi iki büyük yıldızı (!) oyundan alarak Hami, Sergen, Tamer ve Nikolovski gibi vasat oyunculara “Bu takımda kimsenin yeri garanti değil!” mesajını verdi. Ayrıca, ikinci yarının büyük bölümünü, kulübedeki koltuğuna oturmayıp “alaturka hela” pozisyonunda seyrederek bir çuval inciri berbat eden takımının futbol kalitesini şifreli de olsa tanımlaması yıllarca unutulmayacak bir “beden dili” örneğiydi.
***
Aslında, oyuncuların maç sırasında cep telefonu kullanmaları serbest bırakılsa motivasyon diye bir sıkıntımız falan kalmayacak. Baktın ki adam oynamakla oynamamak arasında karar veremiyor, basarsın dolduruş dolu kısa mesajı, sokarsın oyuncunu havaya. Kötü oynayana da, “Oğlum, topcu musun, popcu musun? Maçtan sonra lobiye gel de görüşelim.” gibisinden bir mesaj gönderip “Bulakizm”i hissettirirsin, bak o zaman çocuk nasıl döktürüyor.
***
Neyse, bu yazıyı yazdım da biraz rahatladım. Umarım Giray hoca da, tez vakitte kendini rahatlatacak bir sonuç alır. Bize düşen bu takımın yükünü taşıyanlara biraz daha zaman tanımak. Panik yapmanın alemi yok. Geçen binyılda Türkiye Ligi şampiyonluğuna ulaşan dört kulüpten biri olma onuruna sahibiz. Bu binyılda ise henüz bir şampiyon çıkmadı. Hem bu sene kaçırsak bile önümüzde dokuz yüz doksan dokuz yıl daha var. Allah yöneticilerimize uzun ömürler versin. Benim, eninde sonunda başarılı olacaklarına inancım tam.