Genel Futbol Yazıları

Fanatizmin Memleketi Yok

Önceki hafta oynanan Trabzonspor-Fenerbahçe maçı ile giriş yapacağım bu yazıya, ilk bakışta “geç kalmış” sıfatını yükleyebilirsiniz, ancak değildir. Aksine, aksine… siz de birazdan bana hak vereceksiniz ki, “tam zamanında” yazılmış ya da başka bir deyişle “aceleci davranma” tuzağına düşmemiş bir yazıdır.

***

İnsanoğlu bir garip yaratık malumunuz. Duyguları var ve o duygular maça hep 1-0 önde başlıyorlar. Bu durum, birçok konuda olduğu gibi yazarlık uğraşında da insanı zorluyor, bazen ciddi biçimde mahçup ediyor. Duygularını yeterince şekillendirmeden, akılla ve mantıkla terbiye etmeden, maçın ya da olayların ilk heyecanıyla yazı yazmaya kalkan yazarlar bir hafta sonrasında komik durumlara düşüyorlar.

Ben bu konuda çok şanslıyım. İşin başından beri yazı günümü “çarşambadan sonrası” olarak seçtim zira. Kendime biraz zaman tanırım; sevinci, üzüntüyü, hırsı, siniri, kasveti, öforiyi mümkün olduğunca soyup sıyırıp konuya sakin kafayla bakmaya çalışırım.

***

Bendeniz, doğal olarak, ciddi derecede Trabzonsporluyum. Trabzonspor hastası falan değil, sağlıklı bir Trabzonsporluyum. Lakin; saf değilim, cahil değilim, kör değilim, köle değilim. Kimsenin hakkına göz dikmem; ama kendi kulübümün hakkına da asla el ve dil uzattırmam.

***

Trabzonspor-Fenerbahçe maçından sonra yaygın spor medyasındaki tek taraflı yayınları görünce elbette çok üzüldüm. Sadece o kadar değil, çok da sinirlendim. Buna karşılık, oturup bir yazı döşenmedim. Yalnızca, Trabzon’da gördüklerimi eş-dost sohbetlerinde anlattım. Maçı, kapalı tribünde kolkola izlediğimiz, kaçan golleri, tartışmalı pozisyonları birlikte değerlendirdiğimiz Fenerbahçeli dostlardan duyduklarımı; yani, kale arkasında taşkınlık yapan Fenerbahçe taraftarlarının kimler tarafından deplasmanlara taşındığını, ne kadarının toksikoman ve ilaç bağımlısı olduğunu; onca olayı çıkaracak, durup dururken daha maç başlamadan polisi ve medya mensuplarını taş yağmuruna tutacak cesaret düzeyine nasıl ulaştıklarını aktarmaya çalıştım. Daha Trabzon’a gelirken yolda iki vatandaşı döner bıçağıyla yaraladıklarını söyledim. Trabzonspor seyircisinin maç sırasında sahaya attığı yabancı cisimleri, maçtan sonra otel önünde yaptığı taşkınlığı anlattım. Otel önünde bekleyen kalabalığın, yaralanan taraftarın öldüğü şeklindeki yalan haber sonrasında tekbir getirmeye başlayıp taş ve pet şişeye sarıldığını söyledim. Benzerini her şehirde ve her konuda defalarca yaşadığımız bu provakasyonun nasıl bir toplumsal sıkıntı olduğunu hatırlattım. Ve bekledim.

Neyi mi bekledim? Bu haftaki Fenerbahçe-Galatasaray maçını tabii. Çünkü iki maçı birbirinden ayrı düşünmek doğru olmazdı. Hatta, sadece ikisini de değil. Diğer iddialı maçları da; sadece iki ya da üç camiayı da değil tüm camiaları, tüm kulüpleri, tüm şehirleri… hatta tüm dünyayı.

***

Buna karşılık, Fenerbahçe yazarları başka bir yol seçtiler. Önceki pazar günü boyunca yaşanan olayları, okuyuculara hep tek taraflı olarak ilettiler. Biraz da yenilginin siniriyle, Trabzon’a ve Trabzonspor’a saldırdılar, hakaret ettiler. Kulüpdaş oldukları yöneticilerinin engin hoşgörüsünü (!) son damlasına kadar kullanarak yaşananları tiraja dönüştürme çabasına saplanıp kaldılar.

Fenerbahçeli yöneticiler de, “klasik parçalı formalı” kalemlerden aşağı kalmadılar. Kendilerine benzersiz bir misafirperverlik örneği sunan Trabzonspor Kulübü’nü ölçüsüzce suçladılar. Bunu yaparken de, bir gün olsun İstanbul deplasmanına gelen Trabzonspor kafilesine bir “hoşgeldin” bile demediklerini hatırlayamadılar.

Oysa, önlerinde bir Fenerbahçe-Galatasaray derbisi vardı. Nice ilginç olay daha yaşanacak, nice gürültüler daha kopacaktı. Onlar, belki bunun hesabını yapamadılar, belki de Galatasaray’a uygulayacakları tarihi evsahipliğinin (!) alt yapısını hazırladılar.

***

İşte 6 mayıs pazar günü boyunca Kadıköy’de yaşananlar. İki büyük camianın müsabakasında güvenliği sağlamak için görevlendirilen, 2500’ü çevik kuvvetten olmak üzere 6 binin üzerinde polis memuru (Trabzonspor-Fenerbahçe maçındaki sayı, çevre illerden gelen destekle 600 idi.)… Stad kapısında ayrı, tribünde ayrı eziyet gören misafir seyirciler… Soyunma odasına giderken özel güvenlik görevlilerince tartaklanan misafir oyuncular… Stadyum hoparlöründen sinkaf eden maaşlı memur… Türkiye’nin en büyük kentinde, medeniyetin göbeğinde (!) yaşanan, akıl almaz, uygarlığa sığmaz tuhaflıklar…

***

Bu pazar bir kez daha görüldü ki, kimse sütten çıkmış ak kaşık değil. Her kentte, her stadyumda olaylar yaşanıyor. Federasyon, emniyet güçleri ve kulüp yöneticileri ellerinden geldiğince bu olumsuzluğu önlemeye çalışıyorlar. Aklı başında spor yorumcuları da, bazen çok mantıklı ve yararlı öneriler sıralıyorlar.

Ancak olaylar bir yandan devam ediyor. Ve en acısı, bazı kişiler ve gruplar bu fanatizmden ikincil çıkar sağlamaya, bunu hedefe giden yolda bir silah olarak kullanmaya çalışıyorlar. Daha bir hafta önceki deplasman maçından şikayetçi olan “forma aşkı” sahibi bir takım yazarlar, iç saha maçında yaşanan olayları görmezden geliyorlar; hatta, misafir oyuncuları taciz eden stad görevlilerine değil de, mağdur durumdaki oyunculara suç buluyorlar.

***

Sevgili futbolseverler!.. Futbol ligimizi, bir oyun alanı olarak kabul edip adam gibi eğlenme yoluna gideceksek, bazı şeylerin değerlendirmesi iyi ve doğru yapmak zorundayız. Bilmem kaç bin kişilik stadyum yarattık, diye övünmek güzel şeydir de, asıl önemli nokta, o tesiste spor faaliyeti izlemeye gelen insanların birbirlerine ve oyunculara nasıl muamele ettikleridir. Bir futbol stadyumunun kapasitesi elbette göstergedir; ancak çok daha önemlisi, o tesisi yönetecek şahısların, tribünlerinde oturacak insanların niteliğidir.

Bir spor kulübünün, yer aldığı kategoride şampiyonluğa ulaşması elbette önemlidir. Ancak en önemli başarı, aynı zamanda örnek kulüp de olabilmek, ikisi arasında tercih yapmak durumunda kalındığındaysa tereddüt etmeksizin ikinci şıkkı seçmektir.

***

Velhasıl… Artık fanatizm, her kentin, her ülkenin, her kıtanın sorunudur. Doğduğu yer bilinmemekte, hiçbir yerde doymamakta, sabit bir adreste oturmamakta, zorunlu ikamete tabi tutulamamaktadır. O, sadece sporun değil, tüm uğraşların sıkıntısıdır. Bugün dünya üzerinden futbolu kaldırınız, fanatizm başka bir sporda, başka bir oyunda kendini göstermekten geri kalmayacaktır. Sportif faaliyetleri tümden durdursanız, belki briçte, hatta satrançta baş gösterecektir. Tüm beyinlerin, tüm yüreklerin kazanmaya ama mutlaka kazanmaya şartlandığı, asaletin ve nezaketin bunca estetik müdahale geçirdiği bir alemde maalesef kaçınılmaz sonuç bu olacaktır.

Eğitimin, sadece yabancı dil öğrenimine indirgendiği; medyanın, her kulübün bayrağını banknot olarak gördüğü bu gözü dönmüş sistemde, diğer tüm iyi olasılıkların toplamı, yukarıdaki kötü olasılığın yanına bile yaklaşamamaktadır; bir süre daha yaklaşamayacaktır.

Hiçbir kulübün ve camianın, hiçbir kentin veya semtin kendini bu büyük sorunun dışında göstermek gibi bir şansı ve hakkı –birkaç haftalığına da olsa- yoktur. Büyük kulüpler ve büyük camialar, kendilerinin bu sorundan daha büyük olduklarını, hem kendilerine hem de rakiplerine kanıtlamak zorundadır. Onlara yakışan sadece ve sadece budur. Lâfla fanatizm olmakta ve fakat lâfla fanatizm önlenememektedir… 10 Mayıs 2001