Genel Futbol Yazıları

Bana O Çocuğu Bulun

Son yıllarda, futbol programlarından ciddi şekilde soğudum. Otuz yıl boyunca, gece gündüz, yağmur çamur, resmi özel demeden her türlü futbol maçının peşinden koşturan bacaklarım, gözlerim ve daha önemlisi beynim ve yüreğim artık fazla futbol görüntüsü ve muhabbeti kaldıramaz oldu. Sonu gelmez kısır tartışmalardan, çoğu önceden kurgulanmış maskeli balo gündemlerinden, ne kadar saçmalarsa, ne denli saldırgan olursa o kadar reyting yapacağı öğretilmiş orta zekâlı yorucu-yorumculardan, ilkmektep beş öğrencilerine toplu halde andımız’ı söyletmekten bile acizken sözüm ona Türk futboluna yön verecek programları yönetme misyonuna soyunmuş Türkçe özürlü mikrofon mankenlerinden fena halde sıtkım sıyrıldı.

Şimdilerde, bazı seçkin futbol programları dışında –ki onlar kendilerini biliyorlar-, sadece bizim maçın gollerini, varsa bizle ilgili haberleri dikkatle izliyorum; Trabzonspor adına programa katılan biri olacaksa, onu kendimce denetlemek ve temsil hakkını nasıl kullandığını saptamak amacıyla biraz sabrediyorum, sonra başka kanallara geçip reklam, klip, çizgi film, ne varsa onu seyrediyorum.

***

Geçtiğimiz pazartesiydi galiba, akşam üzeri falan… Ciddi bir spor bülteninde sıra Trabzonspor haberine geldiğinde birkaç gün önceki Bursaspor maçına girmek üzere Avni Aker’e gelen taraftarlarla yapılan kısa röportajlar yayımlandı. Genel duruma bakılırsa, taraftar bu sezon daha bilinçliydi, inançlı ama temkinli bir tema vardı sarfedilen cümlelerin çoğunda. Lâkin bir küçük kardeşimiz vardı ki, ağzından üç ya da dört cümle çıkardı, kalbimi tümden fethetti…

Üzerinde, o çok beğendiğim ve evde bile giydiğim lacivert forma, boynunda bordo-mavi bir atkı, yüreğinde Trabzonspor sevgisi… Rakamsal ifadesini bilemediğim, ama mutlaka IQ tepesinin zirvesine yakın konuşlanmış bir zekânın, aileden başlayıp kentinde şekillenmiş, gözlerinden doyana kadar öpülesi bir terbiye ile birlikte yoğurup “alın söyleyin şehzadem” saygısıyla diline ilettiği kelimeleri, cümleleri öyle düzgün bir Türkçe’yle seslendirdi ki… Bant kaydı bitip aradan kaç dakika geçtiğini bilemediğim bir zamanda, ekranın karşısında hipnotize olmuş vaziyette buldum kendimi…

“Bana o çocuğu bulun!” diye bağırdım içimden. Baktım ki, kimse duymuyor, tekrar, tekrar yükselttim sesimi; birileri duyup da arama işine düşsün diye değil, durumun umutvar ciddiyetini benliğimde bir kez daha, bir kez daha, defalarca döndürüp dolaştırıp iyi hissedebilmek için kendimi: “Hemen bulun o çocuğu!”

İnsanı hafifletip bulutların üzerine çıkartan, gönül ve emek verdiği, üzerine titrediği bir kurumun, kalıtımsal bir çaresizlikle aşık olduğu, düpedüz aşık doğduğu bir kentin son durumunu oradan, ta yukarılardan daha geniş bir açıyla ama çok çok daha net görmesine yardımcı olan güzeller güzeli bir mutluluğun kollarındaydım artık. Oğlum, karım, annesi, babası, kardeşi, teyzesi… Artık misafirden sayılmasak da, akşam yemeği, nizamı-intizamıyla sofraya serilmek üzere. Öyle bir sakinlik, öyle bir dinginlik… Bense yerimde duramıyorum, içim içime sığmıyor. Ruhen çoktan kırlarda, çayırlardayım da, bedenen bir atabilsem dışarı kendimi…

Pazara gidiyorum ben, diyorum, tipik bir Karadenizli cümlesiyle; öznesi sonda ağırlık yapıyor, devrildi devrilecek!.. Ev halkı her şeylerinin olduğunu anlatmaya, pazarda ne yapacağımı sormaya çalışıyor ya, ben kapıyı dışardan kapamışım çoktan. Hafif bir bayır sokak, aşağı yürümeye başladım. Ankara yazlarının en güzel saatleri, kavurmaktan yorulmuş güneş batma hazırlığında. Ilıkla serin arası bir hava, gün ışığının son yardımları, karşıdan gelen insanların yaşını, yüzlerinden değil, yürüyüş hızlarından ancak çıkarabiliyorsunuz. Ben sokağın en genciyim şimdi. Yürür gibi yapıp uçuyorum…

Doksan altılar pazarı, küçük bir pazar olsa gerek. Yirmi yılı aşkın süredir bu şehirdeyim, daha bugün duydum adını. Oralarda bir site olacaktı, devasa bir beton blok; ona “doksan altılar” diyolardı, pazarınki de ordan geliyor belli ki… Doksan altı daireyi soluma alıp dar bir aralıktan geçiyorum, farkındayım, pazar yerine yaklaşmak değil yaptığım. Yönlendiğim tarafta değil pazar, benimkisi yolu uzatmak. Öyle tatlı tatlı düşünüyorum, öyle neşeli deviniyorum ki kendi içimde, hiçbir şey kesmesin istiyorum hızımı.

***

O çocuk! “Yeni bir takım kurduk. Daha çok erken. İlk maçlar önemli tabii; ama daha önemli olan kalıcı başarılar. Bakalım, bekleyip birlikte göreceğiz” gibi sözler… Keşke banta kaydetseydim! Ortaokul çocuğu falandır galiba. Çakmak çakmak gözler, yüzünde kendinden emin bir gülümseme, otuz yaşımda ancak erişebildiğim bir aklı onlu yaşlarında kafasına yerleştirebilmiş, dahası sözcüklere yükleyip ihraç edebilen bir “Allah nazardan saklasın” erkek çocuğu…

Bana o çocuğu bulun! Hayır, klonlama-mlonlama yok aklımda. Zaten ne Trabzonspor’un ne de insanlığın kurtuluşu, az sayıdaki parlaklıkları kopyalamakta bana göre. Asla değil! Sadece konuşacağım onunla, elinden tutup bir maça da ben götüreceğim. Ailesiyle, onu böyle yetiştirenlerle tanışacağım uygun görürlerse. “Benim de bir oğlum var, iki yaşında, ödüm kopuyor, acaba başka renklere gönül verir mi, diye” diyeceğim. Siz ne yaptınız da, bu sonucu elde ettiniz, Trabzonspor’a bu altın parçasını hediye ettiniz, diye soracağım.

Aslında biliyorum, o çocuk tek örnek değil, tek başına değil. Yılların sistemsizliğine bir dur demek için kendini paralayan bir dolu insanımızın çabaları, nice “o çocuk”lar yetiştirdi son demlerde. Çok “o adam”lar da var artık tribünde. “Bir dev uyanıyor” diye boşa yazmıyor kalemler. Sadece saha sonuçları değil düzelen, onlardan çok daha hızlı düzelip çok daha olumlu hale gelmekte olan etkenler var Trabzonspor’da. Yardımlaşma var, dayanışma var, sabır var, sevgi var, saygı var, dürüstlük var…

***

Lâkin “o çocuk” da dedi ya, çok güzel ve kalıcı sonuçlar için daha çok erken. Yolumuz uzun, geç uyandık, yola düşmekte geciktik, şimdi hızlı yürümek zorundayız. O çocuk yürüyecek diğer çocuklarla, o adam yürüyecek öbür adamlarla. Biri yorulacak olsa sırtımıza alacağız sırayla, biri takılıp düşse tutup kaldıracağız kolundan hep birlikte. Susayana su, acıkana aş vereceğiz kervan yürürken. Ellerde bordo-mavi bayraklar, omuzlarda o tarihi sorumluluk. Benim omzumda, bir de “o çocuk”, “o çocuklar” olacak. Hep birlikte yürüyeceğiz hedefe. Belki üç vakit, belki beş vakit sıralayacağız adımlarımızı. Ve vardığımızda, o çocuklar biraz daha büyümüş, Trabzonspor çok daha büyük olacak…2001