Genel Futbol Yazıları

Şenol Güneş

Bir ulusal takım, yarım asır aradan sonra –başka bir bakış açısıyla ilk kez, ki elinizdeki bu kitabın varoluş nedeni de bu zaten-, Dünya Kupası finallerine gidiyor ve o takımın teknik patronu neredeyse her gün, her yönüyle eleştiriliyor.

Bu, gerçekten sıradışı bir durum. Futbol sıradışı bir oyun değil, ne Türk milli takımı ne de grupta yarıştığı rakipleri sıradışı ekipler değil, Şenol Güneş de tam anlamıyla sıradışı bir insan sayılmaz. Lâkin durum gerçekten sıradışı. Peki, bu enteresanlığın, bu sürgit tartışmanın, bunca keskin eleştirinin açıklaması ne?

Enteresanlık soruyu, soru ise bir başka ilginçliği getiriyor önümüze; yukarıdaki sorunun cevabı, bir başka sorunun cevap bulamamasında yatıyor zira: “Dünya Kupası’na gidiyoruz; iyi ama, Şenol Güneş başarılı mı?”

İyi… ama…

Bir ömür aradan sonra Dünya Kupası’na katılmak iyi; ama amaca ulaşılan yolda oynanan oyun yeterince iyi değil… Grupta alınan sonuçlar iyi; ama çok iyi değil… Baraj maçlarını kazanmak iyi; ama baraj maçı oynamış olmak “pek” iyi değil. Oysa bizim takımda “çok” iyi oyuncular var, Türk futbolu “çok” büyük bir aşama içinde; o halde, Türk milli takımı finallere katılma hakkını “çok” iyi oynayıp “çok” iyi sonuçlar alarak elde etmeliydi.

Ama, olmadı işte.

Milli takım grup maçlarında bir türlü arzu edilen futbolu oynayamadı. Bir iki karşılaşma hariç, zevk vermedi, göze hoş gelen bir oyun sergileyemedi. Bu olumsuzluğu, çeşitli nedenlere dayandırmak mümkündü: Grup maçları başladığında, milli takımın yükünü taşıyan Galatasaraylı oyuncular henüz UEFA Kupası mücadelesi boyunca yaşadıkları aşırı adrenalin deşarjını ve kupa sonrasında gelen keyfin kaçınılmaz rahatlamasını atlatamamışlardı. Başta bu gençler olmak üzere, birçok Türk oyuncu Avrupa liglerine yelken açmış, ancak maceraların çoğu başarısızlık, uyumsuzluk ve mutsuzlukla seyretmişti, seyretmekteydi. Sakatlıklar, özellikle sahaya sürebileceğimiz en yaratıcı ayaklara ve kafalara dadanan akut ve kronik rahatsızlıklar takımın belini büküyordu. Sadece adını “süper”leştirebildiğimiz ligimizdeki futbol kalitesi dibe vurmuş, şampiyon olan takımlar bile üç pası bir arada göremez hale gelmişti. Yabancı oyuncu limiti her fırsatta genişletilmiş ve nihayetinde sekize ulaşmış, Türkiye futbolu da, Avrupa futbolu gibi, hem de henüz serpilme çağındayken, bu işten darbe almış, kulüp takımları, daha ziyade, yıllardır iç piyasada uyguladıkları hesapsız kitapsız transfer ve para politikaları nedeniyle bu ulusun yetiştirmeye çalıştığı oyuncuları ikinci plâna atıp vasat yabancılardan medet umar hale gelmişti.

Hayaller ve eldivenler

Kaleci Şenol, ilk resmi maçını 1967 yılında oynadığı Erdoğdu Gençlik’e 1969’da veda ederek  Trabzonspor bünyesine, amatör takım kalecisi olarak katıldı. Ne kendisinin, ne de bizlerin Türk futboluna yeni bir yıldızın doğmakta olduğundan, hatta –şimdilik 35 yılı bulan- yeni bir süreç başladığından haberimiz yoktu. Bir yıl sonra, bu sezonun flaş ekibi Akçaabat Sebatspor’un, o zamanki adıyla  Sebat Gençlik’in kalesindeydi. Profesyonel liglerdeki ilk boy gösterişiydi bu. Yıl 1970’di ve benim hatırlayabildiğim ilk Dünya Kupası oynanıyordu…

Şenol Güneş de, hemen her Türk çocuğu gibi, Brezilya hayranıydı. Pele’li, Rivelino’lu, Tostao’lu, Jair’li kadroyu hayranlıkla takip ediyordu. Kendisi kaleciydi ama Brezilya kupayı kazandığında, o rüya takımın kalesini koruyan isim kalmamıştı aklında. O, hâlâ, 4 yıl önceki finallerin kahramanı Gordon Banks’i yaşatıyordu hayalinde. O’na özeniyor, O’nu örnek alıyordu. Sonra sonra, Sepp Meier ve Dino Zoff…

Aslında, çocukluk ve ilk gençlik yıllarında dünya kupası maçlarını izleme şansı bulamamıştı. Televizyon, değil Trabzon’da, Türkiye’de bile çok yeniydi. Radyodan dinlediği, gazeteden okuduğu maçları, takımları, yıldızları gözünde canlandırıyor, kendine göre bir âlemde büyütüyordu kalecilik hayallerini. Tümden gerçek olan şeyler de vardı tabii çocukluğunda. Mahalle arasında tadını unutamayacağı maçlar yapıyor, evinin önündeki kumsaldan denize girebiliyor, bahçelerden topladığı taze meyveleri yiyebiliyordu en azından. Hava da temizdi üstelik. Belki de sırf bunlardan dolayı “Bana çocukluğumu verin, başka hiçbir şey istemiyorum” demişti bir basın toplantısında…

O gün de bir hayalim vardı, bugün de bir hayalim var, diyor soranlara. Ancak şimdiki hayali üç direkle sınırlanabilir cinsten değil elbette: Türk futbolunu, ulusal takımımızı daha yukarıya taşımayı, yurt dışında top koşturan Türk oyuncuların sayısını artırmayı kastediyor bu sözün ikinci bölümüyle. Yoksa, çocukluk yıllarındaki hayalleri gerçek olmuş tümüyle. Trabzonspor’un kalesine geçip arkadaşlarıyla Karadeniz Fırtınası’nı estirmiş, Türk futbol literarürüne “Anadolu İhtilali” diye geçen ilk şampiyonluğu ve sonrasında gelen 5 Lig ve 5 Türkiye Kupası zaferini daha yaşamış, Cumhurbaşkanlığı Kupası’nı tam 7 kez, Başbakanlık Kupası’nı ise 4 kez kaldırmış kollarıyla. Sonra teknik adam olarak birer kez Türkiye Kupası’nı, Cumhurbaşkanlığı ve Başbakanlık kupalarını kazanmış Trabzonspor’un başındayken. 1984 yılındaki şon şampiyonluktan sonra, belki daha doğru bir deyimle kendisi futbolu bıraktıktan sonra ligin orta sıralarına doğru gerileyen takımını, bu kez teknik adam olarak, 1994-95 ve 1995-96 yıllarında üst üste iki kez lig ikinciliğine taşımış bir de. Taşımış taşımasına ya, pişman da olmuş neredeyse.

İki kere “1-2”

Şenol Güneş’i, “bu ülkeyi Dünya Kupası’na taşıyan teknik adam” olarak kabul etmeyenlerin ya da etmek istemeyenlerin çıkış noktalarından biri de o 1996 yılında zaten. Mutevazı bir bütçeye ve sadece Trabzon kentinin kısıtlı olanaklarına dayanarak, ancak dönemin kulüp yönetiminden aşağıya doğru yayılan sonsuz bir çalışma azmi ve sınırsız bir özveri ile yaratılan “tüm zamanların en çok gol atan, en çok galip gelen, en çok puan toplayan, en çok deplasman galibiyeti alan takımı, milli takıma en çok oyuncu veren takımı”, Türkiye’de eşi görülmemiş, dünya futbolunda ise birkaç kez tanık olunmuş bir “olağanüstü doksan dakika” sonunda şampiyonluğu kaybedince, Şenol Güneş her türlü okun ve okçunun hedefi haline gelmişti birden. Bu işten anlayan anlamayan her erkişi, beraberliğin yettiği bir iç saha maçında 1-0 öne geçen bir takımın ikinci yarıda iki gol yemesinin faturasını Güneş’e kesme yarışına girmişti.

Söylenenlere, yazılanlara bakılırsa, Şenol Hoca, çok iyi bir gününde olan ve Avni Aker’e bir dolu iç sorunla yüklü şekilde çıkan rakibi karşısında pozisyon üstüne pozisyon bulan takımına, devre arasında “Saldırın!” emrini vermiş ve savunma güvenliğini unutmuştu. Bu büyük bir teknik hataydı ve Trabzonspor’a çok pahalıya mâl olmuştu. Seksenli dakikalarda Aykut Kocaman’ın ayağında gelen gol, Trabzon’un ve Güneş’inin önüne kocaman ve kapkara bir bulut bırakmıştı…

Yine hayati, yine herkesin kilitlendiği bir maçı, yine 1-0 öne geçmesine rağmen 1-2 yenik bitirmek, 5 yıl sonra, bu kez İstanbul’da nasip oluyordu (!) Şenol Hoca’ya. Kendi takımı Türkiye, rakip ise İsveç’ti bu kez. İkinci yarının başında Hakan Şükür’ün golüyle kendilerini finallere taşıyacak skora ulaşan millilerimiz, son dakikalarda yedikleri iki golle grup birinciliğini rakibine bırakmak zorunda kalıyordu.

Bu iki trajik maç, Şenol Güneş’in kariyerinde iki büyük yara açmıştı şüphesiz. Eleştirenler, yazanlar, çizenler, konuşanlar ve hatta bağıranlar içinde, olayların iç yüzünü, o maçlarda verdiği taktikleri, maç öncelerinde ve devre aralarında yaşananları bilen kişilerin sayısı çok önemli değildi artık. Sonuca bakmak gerekiyordu, Şenol Güneş’in biribirine benzer yenilgilerine.

Peki, ne demişti?

Bir mayıs pazarında Trabzonda oynanan o tarihi maçın devre arasında Şenol Hoca’nın oyuncularına nasıl seslendiğini dönemin kulüp doktoru İhsan Alioğlu’dan dinledim bizzat. Bu sonucun kendilerine yeteceğini, ikinci yarıda çok dikkatli olmalarını, özellikle savunma elemanlarının ve iki kanat oyuncusunun yerlerini kaybetmemesi gerektiğini ısrarla anlatmaya çalışmıştı Şenol Hoca, sanki başına gelecekleri biliyormuş gibi: Maçın seksen üçüncü dakikası oynanırken, savunma oyuncusu Cengiz topla rakip yarıalana doğru ilerlemeye çalışırken acemi bir top kaybı yaptı, aklı ve gözü hep ilerilerde olan Lemi ise rakip sol kanat oyuncusu Erol’un önünü kesemedi. Ortalanan top sahayı enlemesine katederken, iki savunmacı müdahale edemedi ve çaprazdaki tek rakip hücumcu Aykut, topu –ilk golde Oğuz’un serbest vuruşunu adeta kurtarmamak için, kurdurduğu barajın arkasına saklanan kaleci Metin Mert’in kapattığı köşeden bir devri kapadı: Şenol Güneş’in Trabzonspor dosyası ve Türk futbolundaki o kallâvi Trabzonspor defteri uzunca bir süre için kapanmıştı… Şenol Güneş en az suçluydu…

Dünyanın en zayıf üçüncüsü!

Kimselerin -nedense- beğenmediği İsveç resmen dünya üçüncüsüydü. Hiçbir zaman büyük yıldızlar çıkarmayan bu ekol, ilk kez Goteborg’un, fiziğe, disipline ve yardımlaşmaya dayalı oyun sistemiyle Avrupa’ya merhaba demiş, sonrasında tüm dünyayı zorlamaya başlamıştı. Bizim karşımıza çıktığında daha da az yıldızı vardı; ama tabii ki aynı sistemi de.

İsveç’teki maç çok sıkıntılı geçti. Genelde mağlubiyete lâyık bir oyun oynamasak da, beraberliği ancak son dakika penaltısıyla kurtardık. İstanbul’daki maça kadar köprülerin altından çok sular aktı. Yani, iki takımın futbol anlayışları pek değişmedi de, gruptaki seyir biraz kararsızdı. Bursa’daki Makedonya maçını kazanmaları halinde İstanbul’da İsveç’ten bir beraberlik almaları yetecek olan millilerimiz, tuhaf bir doksan dakika sonrasında, bol pozisyonlu, bol hatalı bir maçı 3-3 tamamlayınca senaryo değişti ve İsveç galibiyeti şart oldu.

İstanbul’daki maçın ilk yarısı gerçek bir uyuşturucu, uyutucuydu. Belki takım gününde değildi, belki de bu bir taktik anlayıştı. Acaba Şenol Hoca takımının fizik gücünü ölçmüş, tartmış ve böyle bir yola mı başvurmuştu? İlk yarıda skoru zorlamaya başlasa, oyunun sonunu getirememe olasılığı mı söz konusuydu? Bu nedenle, ilk yarıyı dondurmak, ikinci yarıda golü bularak maçı alıp kaçmayı mı plânlıyordu?

Bizimkilerin ikinci yarının başındaki temposuna bakınca, hele de golü bulunca, keyifler yerine gelmişti doğrusu. Bundan sonrası, rakibi uyutup maçı öyle bitirmek, fırsat bulunca da ikinci golü atmaktı. Epeyce bir süre de öyle sürdü maç. Temposuz, pozisyonsuz ve görünüşte risksiz. Ancak, uyudu dediğimiz İsveç’ten daha derin uykuya, birkaç dakikalığına da olsa dalan oyuncularımız son dakikalarda peş peşe iki gol yeyince herşey altüst oldu. Şenol Güneş bir kez daha aynı şekilde kaybetmişti. Benim kafamdan geçirdiğim senaryoyu tartışmaya bile gerek yoktu. Tipik bir Şenol Güneş maçıydı işte! Beş yıl önceki suçunu tekrarlamış, üstelik bu kez “toplumsal huzuru kökünden sarsmak” fiili de eklendiğinden “ağır ceza”lık olmuştu…

Çapraz ateş 

İlginçtir, Şenol Güneş’i en çok eleştiren, tabiri caizse çapraz ateşe alan iki yazardan biri koyu Galatasaraylı, diğeri ise katı bir Beşiktaşlı idi. Belki de, 5 yıl önce, ezeli rakipleri ve hiç haz edemedikleri Fenerbahçe’ye şampiyonluk getiren maçtan dolayı Şenol Hoca’ya fena takmışlardı. Arada bir de eski futbolcu-eski hakem vardı tabii. O da Şenol Hoca’ya yüklendikçe yükleniyordu. O’nun Şenol Hoca ile tarihsel bağlantısı ise, Kaleci Şenol’a, 1.Lig’deki ikinci sezonunun ilk haftalarında bir kafa travması yaşatarak sahalardan haftalarca uzak kalmasına neden oluşuydu. Ancak bu seferki travma çok daha ağırdı.

Eleştiriler, başlangıçta daha ziyade bu birkaç kişide ve birkaç noktada odaklanıyordu: Kariyer, karizma ve Trabzon… Şenol Güneş’in kariyeri, bu yükü kaldırması için yeterli değildi; milli takımı, dolayısıyla bir ulusu yönlendirecek karizması yoktu; ayrıca Trabzonlu’ydu, yani federasyon başkanının hemşehrisiydi. Kısacası, hiçbir özelliği olmadığı halde, ahbap-çavuş ilişkisiyle göreve getirilmişti!

Kariyer işleri

Herkes yorumunda hürdür elbette, hakaret içermediği taktirde; lâkin, ne kariyer, ne karizma, ne de Trabzonluluk muhabbetleri pek anlam yüklü değil benim gözümde. Şenol Güneş’in çok çok parlak ve toplam 37 milli forma fotoğrafı içeren futbolculuk albümü bir yana, teknik adamlık kariyeri de iddia edildiği gibi kötü değildi. Trabzonspor’daki teknik adamlık başarılarından önce de gayet düzgün kritikler almıştı. Bir yazarın “Boluspor gibi, küme düşmekten başka şansı olmayan başka hiçbir seçeneği bulunmayan bir takımın başında ‘yılın teknik direktörü’ seçildi” cümlesi işte o döneme işaret etmekteydi. En azından, göreve ilk geldiğinde karşısına çıkarılan isimlerden, sonradan da hep karşılaştırıldığı kişinin milli takım öncesi döneminden eksiği yoktu, fazlası vardı. Zaten milli takımdaki istatistikleri de  gıpta edilecek düzeyde oldu.

Şenol Güneş’in ulusal takımı, futbol tarihimizin en ışıltılı karnesini aldı Dünya Kupası’na giderken. Gruplarda bugüne kadar topladığımız en yüksek puana ulaşırken oynadığı 12 resmi karşılaşmanın 8’ini galibiyet, 3’ünü beraberlikle kapadı, tek mağlubiyet aldı. Daha güzeli, 5 deplasman maçının 4’ünü kazanıp birinden de beraberlikle ayrılarak elde edilmesi güç bir gurbet tablosu çizdi. Futbolcular, Şenol Hoca’larını, O’nun yardımcıları Ünal ve Mehmet ağabeylerini çok sevdiler. Milli takım kamplarında bu döneme kadar hiç yaşanmamış bir aile ortamı oluştuğu söylendi, yazıldı. “Artistik puanı”nın düşük olması bazıları tarafından “karizması yok” şeklinde tercüme edilen Şenol Güneş, ciddi yazarların önemli bir kısmına ve rakamlara göre ise çok olumlu bir hoca portresi çizmekteydi.

Tam-gün iş

Güneş, iş ahlâkı açısından da sağlam bir kişiliğe sahipti. Tam gün mesai yapıyor, federasyonda görevli diğer hocaları da çok çalışmaya zorluyor, yardımcılarına ise adeta nefes aldırmıyordu. Sürekli ülkeyi dolaşıp maçları izliyor, kulüp takımlarındaki teknik adamlarla iletişim kuruyordu. Bir ayağı da Avrupa’daydı; yabancı kulüplere transfer olan oyuncularıyla yakından ilgileniyor, onların da maçlarını seyredip hocalarının fikirlerini alıyor, mümkünse izlemeye gittiği oyuncusunun evinde kalmayı tercih ediyor ve yalnız olmadıklarını hissettiriyordu. Başlıca sıkıntısı, büyük ümitlerle ve heveslerle Avrupa’ya transfer olan bazı oyuncuların uyum sorunu yaşamaları ve kulüp takımlarında kadroya girememeleriydi. O oyunculara özellikle destek oluyor, dönmeye karar verenler için ayrı, orada kulüp değiştirme yolunu seçenler içinse ayrı çözümler üretmeye çalışıyordu.

Ya yardımcılar?

Avrupa’daki temaslarında en büyük yardımcılarından biri, idari işler sorumlusu Can Çobanoğlu idi. Çobanoğlu, Mustafa Denizli’nin de çalıştığı bir isimdi. Göreve gelirken bu gayretli adam hakkında bilgi alan ve bir süre onun çalışmalarını gözlemleyen Güneş, Çobanoğlu’dan çok memnun kalmıştı. Yardımcı antrenörlerden Ünal Karaman, zaten Trabzonspor’dan öğrencisi ve takım kaptanıydı. Daha futbol oynarken, ciddiyeti ve ketumluğuyla sadece Trabzonsporlu futbolcuların değil, tüm külüplerin oyuncuları üzerinde saygınlık kurmuş bir isim olan ve aktif futbolculuğu sırasında teknik adamlık diploması alan Ünal’ın, Ankaragücü takımının sezon başı hazırlık kampından çağrılarak milli takımın teknik kadrosuna dahil edilmesi eleştirilere yol açmıştı. Ancak asıl spekülasyon nedeni, Ünal’ın bilinen siyasi kimliğiydi. Birileri, işi hep Ünal’ın siyasi zihniyetinin iktidarda olmasına getiriyor, Şenol Hoca’yı biraz da bu açıdan hırpalamaya çalışıyordu. Diğer yardımcı Mehmet Kulaksızoğlu ise Türkiye genelinde ve İstanbul gezegeninde az bilinen bir isimdi. Şenol Güneş’in Trabzonspor forması giydiği altın yıllarda, o kulübün içinden yetişmiş, bordo-mavili üçüncü kaleci rolünden, daha alt klasman takımlarındaki esas oğlan tiplemesi için vazgeçmişti. Kaleci antrenörü olarak daha hatırlanır bir geçmişi vardı; teknik patronluk kariyerinden ise, daha ziyade Ankaralı futbolseverler haberdardı. Güleryüzlü, sevimli, esprili, herkesle iyi geçinen, futbolcularla çabuk kaynaşan bir insandı.

Doğrusu, Şenol Güneş’i seven ve ona güvenen bazı kişiler de hocanın yardımcı seçimini isabetli bulmamışlardı. Ancak, onların farklı bir nedeni daha vardı. İşin kuralına göre yapılması gerektiğini söylüyorlar ve birer adet Fenerbahçeli, Galatasaraylı ve Beşiktaşlı yardımcı antrenörü olmasının futbol kamuoyunun çoğunluğuna sevimli geleceğini düşünüyorlardı. Strateji Mori’nin son araştırmasında bu üç kulübün ülke genelindeki taraftar oranının % 80’i aştığı göz önüne alındığında, bu seçenek, bir deyişle daha makul, bir deyişle ise pragmatik görünüyordu. Aynı kamuoyu araştırmasında “Milli takımı tutuyorum diyenlerin oranı ise sadece % 2 civarındaydı. Buna, % 8’lik Trabzonspor payını eklesek bile, Şenol Güneş’in % 90’lık bir büyük çoğunluğa kendini kabul ettirmesi gerekliliği ortaya çıkıyordu. Bunun yolunun, % 90’lık bir saha başarısı oranından geçeceği, deneyimli beyinler için kolay çözülebilir bir problem olarak karşısındaydı.  

Takım iyi oynamıyor.

Zaman geçiyor, maçlar oynanıyor, üç sevinilip bir üzülünüyor ve daha derin, daha yaygın eleştiriler ortaya çıkıyordu. “Artistik puan” ile uğraşmanın anlamsızlığını bilen kalemler “teknik puan” sorgulamasında ısrar ediyorlardı. Milli takım genelde kazanıyor, hedefe yaklaşıyor, ancak bir türlü arzulanan, seyredilmeye değer oyununu sahaya koyamıyordu.

Başlarda Güneş’in kurduğu Galatasaray ağırlıklı takım da biraz eleştirilmişti, yorgun ve doygun oyunculardan yeterli verim alınamayacağı düşüncesiyle; ama Galatasaray’ın Avrupa Şampiyonluğu’na ve bu hedefe ulaşırken sergilediği oyuna büyük saygı duyan çoğunluk, Güneş’in seçimini onaylamıştı. Ancak sonraları durum değişmeye başladı. Güneş, kemikleşmiş oyuncu kadrosuna alternatif bulamamakla suçlandı. Daha önceki milli takım hocalarına da yöneltilmiş olan, kendi kulüplerinde oynayamayan oyunculara milli formanın teslim edilmesi eleştirisi geldi meselâ. Özellikle Hakan Şükür’ü tek geçmesi tepki çekiyordu. Biraz da; Ahmet Dursun, Ümit Karan, Serkan, Cafer ve Hami gibi silahların bir türlü istikrara kavuşamamaları, Oktay gibi büyük bir golcünün ise çeşitli ve kronik rahatsızlıkları, İlhan Mansız’ın da henüz şimdiki çıkışını yapmamış olması nedeniyle Güneş, İnter’de forma bulamayan ve maç pratiği kısıtlı olan Şükür’de ısrar etmek durumunda kalıyor, yine de, çoğunlukla kazançlı çıkıyordu.

Ardından, savunma kurgusu ve diziliş getirildi gündeme. Bir yandan kulüp takımlarının oynaması gereken sistem konusunda tartışan yazarlar, bir yandan da milli takım için sistem önerilerinde bulunuyorlardı: Bizim oyuncular 4’lü savunma yapamıyorlardı. Üstelik 4-4-2 sisteminde orta sahada eksik kalıyorduk, forveti destekleyecek oyuncu bulamıyorduk. Kimileri ise aynı fikirde değildi. Çağdaş sistem denilen 3-5-2’yi tercih etmemiz halinde finallerde perişan olacağımızı söylüyorlardı. Güneş, mutlaka 4’lü savunmayı tercih etmeliydi. Bu arada hemfikir olunan bir nokta da yok değildi: Genelde tek forvetli, tedirgin bir oyun ortaya koyuyor ve rakibi baskı altına alamıyorduk.

Terim’in gölgesi 

Oyun sistemi elbette hocanın bileceği işti; ama ortada bir gerçek vardı: Milli takım iyi organize olamıyor, göze hoş gelen bir futbol oynayamıyordu. Eleştiriler giderek ağırlaştı ve eski bir milli kalecinin, oyuncu kadrosuna, “Şenol Güneş’i boşverip bildiğiniz gibi oynayın. Sizin kapasiteniz finallere katılmaya yeter” mealindeki yazısı ile tavan yaptı. Diğer odakların da baskıyla, Fiorentina’dan sonra Milan’dan da sezon içinde ayrılmak zorunda kalan eski patron ve hakikaten imparator Fatih Terim’in adı su yüzüne çıkmaya başladı. Şenol Güneş’i azledip Fatih Terim’i başa geçirmeyi teklif edenlerin yanında, Terim’in, Almanya-Beckenbauer modelindeki gibi “Milli Şef” olarak Güneş’in üzerine getirilmesini önerenler de vardı. Tarihin en iyi kadrosunu ve büyük bir başarı şansını yakalamıştık. O halde, kimsenin darılmaya, kırılmaya hakkı yoktu. Kaderimizi, elimizdeki ve boştaki en iyi teknik adama teslim etmeliydik.

Şenol Hoca bu tartışmalardan rahatsız oluyordu haliyle. Yine de sinirini bozmamaya, işini yapmaya, hedefine ulaşmaya çalışıyordu. Oyuncuları ile diyaloğu giderek tatlılaşıyor, kendine ve onlara olan inancını hep muhafaza ediyordu. Ancak, söylentiler bitmiyor, gazeteler, Federasyon Başkanı Ulusoy’un, Terim’le görüştüğünü bile iddia ediyorlardı. 

Avusturya’da 1-0 kazanılan baraj maçının rövanşı için tribünler dolarken, spor medyasının iki genç ve analitik kafaya sahip temsilcisi, kendilerine uzatılan mikrofona, sanki önceden sözleşmişler gibi, çok ilginç bir yorum yapıyorlardı: “Buradan zaferle çıksak bile, milli takımı finallere hazırlayacak isim tartışmaya açılmalıdır.”

Futbol tarihimizde ilk kez çağdaş bir dünya kupası organizasyonuna katılıyorduk ve ilk kez böylesi bir şey seslendiriliyordu. Tartışılması gerekir, diyenlerin, dedikleri çok tartışılacaktı sonraları.

Maç sonrası soğuk duş!

Belki de gelmiş geçmiş en görkemli oyunumuzu oynayarak 5-0 kazandığımız Avusturya maçı sonrası, stadyumudaki sevinç gösterileri henüz sokaklara ve ülkeye yayılıyordu… Eldivenleri ve formasıyla kalede iken Avusturya’dan alamadığı dünya kupası finalleri vizesini kravatı ve takım elbisesiyle kulübedeyken elde eden Şenol Güneş ise dünya kupası maceramızın en şok edici açıklamasını yapıyordu: “Türk’üm, Trabzonlu’yum, adamım!” Herkes donup kalmıştı. İki yıl önce Mustafa Denizli’nin İrlanda baraj maçı sonrasında sarfettiği “İçimizdeki İrlandalılar” sözünü hatırlatır bir ifadeydi bu. İşin başından beri, Trabzon doğumlu federasyon başkanından torpilli olduğu iddiasını göğüsleyen ve sükunetini koruyarak “Ben onlara iyilikle karşılık veriyorum” diyen Güneş sonunda patlamıştı. Evet, Trabzonlu idi, bununla da gurur duyuyordu; ama bu mevkide olmasının ve bu başarıya imza atmasının altında sadece mesleğini iyi yapması yatıyordu. Şenol Güneş, bir sonraki basın toplantısında görevi bırakacğı şeklinde bir sinyal vermişti. Sabır taşı, hiç beklenmedik bir anda ve kulakları tırmalayan bir sesle çatlamıştı…

Takip eden günleri, bu çıkışın haklı olup olmadığını toplumsal boyutta tartışarak geçirdik. Genel görüş, bir zafer gecesinin doyulmaz sıcaklığında böyle soğuk bir açıklama yapmanın doğru olmadığı şeklindeydi. Ayrıca, ilk anda Trabzonsporlulara duygusal açıdan haklı gelebilecek “Trabzonlu’yum” açıklaması da bu camia içinde bile değişik tepkiler bulmuştu. Trabzon özelinde ve Türkiye genelinde, Şenol Güneş’in bu duygusal demeçle -ya da başka bir bakış açısıyla zekice bir manevrayla- kendisini hak etmediği şekilde kötüleyenleri toplumun önüne attığını düşünenler de yok değildi. Gerçekten de, Güneş’in bu çıkışı, çoğunluğun, milli takım hocasının başarılı olduğunu ve görevine devam  etmesi gerektiğini düşündüğünü ortaya çıkardı. Güneş’e alternatif olarak Terim’i sunan internet anketleri de sansasyonel bir sonuç çıkaramamıştı.

Benim tahminim, o çıkışı yapan Güneş’in artık göreve devam etmeyeceğiydi. En azından, bu denli sert bir çıkış yapan bir insanın ima ettiği sözden dönmemesi daha muhtemel görünüyordu. Bir süre sonra beklenen basın toplantısını yapan Şenol Hoca ise, görevinin başında olduğunu açıkladı. Maç sonrasındaki açıklamasının istifa anlamını taşımadığını söylerken, aslında bir yerde kendi başarısına sahip çıkma ve işini sonuna kadar yapma kararlılığını seslendiriyordu. Bu kez daha profesyonel bir ifade vardı karşımızda. Hava kısa sürede yumuşadı, dikkatler lige ve başka alanlara kaydı. Benim zihnimde ise hep bir “Keşke o açıklamayı yapmasaydı” çentiği kaldı.

Bu takım ne yapar!

Artık Türkiye’nin ve Şenol Güneş’in kaderleri ortak. Kolay gibi algılanan ve tanıtılan ama en güçlüsü Brezilya dışındakilerini hemen hiç tanımadığımız takımlardan oluşan bir grupta mücadele vereceğiz. Şenol Güneş başarılı olursa, medyada bu, büyük olasılıkla zengin oyuncu kadrosunun eseri olarak yansıtılacak. Milli takımın başarısız olması halinde ise, Güneş’in, “tek suçlu” ilân edileceğini kestirmek güç değil.

Daha önce finallere katılmış deneyimli evsahibi Güney Kore’yi bile rahatça yenmeyi bekleyen bir toplumuz ve futbolda çok büyük bir çıkış yaptığımıza inanıyoruz. Yurtdışına transfer olan oyuncularımızın sayısına bakarak böbürleniyoruz; ama o oyuncuların o büyük kulüplerde, kendi değerlerinin beş-on katı oyunculara eşlik ettiğini ve Dünya Kupası finallerinde işte o kadar değerli isimlerden kurulu ulusal takımlarla yarışacağımızı kestiremiyoruz. İşi, çeyrek final garanti, bu takım final oynamalı, yok yok kupayı almalı, diyecek kadar ileri götürenlerimiz oluyor. Buna karşılık, Ahmet Çakır, bu şartlandırmaya “iğrenç bir tuzak” gibi çok sert bir tanımlama getiriyor, Necati Kola “Bi Vurdum Gol Oldu” adlı futbol-mizah kitabında “Bu milli takım final oynar” cümlesini, “Futbol Yazarı Geyikleri” bölümüne lâyık görüyor. Her gözünü kapadığında, gençlik yıllarının siyah-beyaz bir dünya kupasında, kollarında üç siyah çizgisi olan gri Adidas eşofmanı ve mutevazı kasketiyle Federal Almanya’yı şampiyon yapan Helmuth Schön’le karşılaşan Şenol Hoca ise, “İlk kez katıldığımız bu büyük organizasyondaki ilk hedefimiz gruptan çıkmak” derken hayallerinin yerine aklını ve mantığını koymayı tercih ediyor.

Türk Milli Takımı nihayet Dünya Kupası’na gidiyor ve herkesin gönlünde ayyıldızlı milliler, dilinde ise Şenol Güneş var. Takımımızı ilk kez finallerde izlerken başka şeylerin hesabının yapılacak olması bir futbolsever olarak beni çok rahatsız ediyor. Bu, milli takımın kötü oynamasından bile daha bunaltıcı bir duygu…

Türkiye, nihayet bir Dünya Kupası’nda!.. Mutluyum, gururluyum, tedirginim…    


Bu yazı “Dünya Kupası” isimli kitapta yayınlanmıştır. 

 Kitap hakkında bilgi :http://kelepirkitabevi.com/tag/dunya-kupasi-iletisim-yayinlari