Genel Futbol Yazıları

Kalıplar, klişeler; voleler, ters köşeler

“Jargon” diye bir şey var ya, jargon! Her konunun kendi dili, ya da daha avam deyişle, her şeyin bir usulü var ya. Maç anlatmanın da kendine özgü tabirleri mevcut haliyle. Sahada olanlar, gözünüzle gördükleriniz çok önemli değil. Bir spikere düşen görev, pozisyonları allayıp pullayıp ekran başındakilere hediyelik paketle sunmak. Bunun için, yıllar süren çalışmalar sonucunda (!), belli kalıplar oluşturulmuş. Mutlaka bu kalıpları kullanacaksınız ki, maçın heyecanı artsın, oyun kameralardan mikrofonlardan süzülüp ekrana düşerken kalitesi de bir şekilde yükselsin.   

 

Gelişine bir vole

Üç yıl öncesine gidiyoruz. Antalyaspor-Beşiktaş maçındayız. Karşılaşmayı anlatan kardeşimiz, ev sahibi takımın bir atağını aktarıyor: “Cafer, topun gelişine vurdu.” Belki biz gözden kaçırmış olabiliriz, diye yavaş tekrarı dikkatle izliyoruz. Hayır, Cafer topun gelişine falan vurmamış. Top oyuncunun önünde, bir de değil, iki kez sekmiş ve sonrasında söz konusu vuruş yapılmış. Lakin, “gelişine vurmak”, “voleyi yapıştırmak” anlatanın ağzını daha güzel dolduruyor, kulağa daha hoş geliyor ya, illâ o deyim kullanılacak; gerçekte ne olmuş, pek o kadar önem arz etmiyor.

 

Kalenin köşeleri           

         Yine Antalya’dayız. Fenerbahçe’yi ağırlayan Antalyaspor, Ali Rıza ile atakta. Anlatıcıya kulak veriyoruz: “… kaleci Murat’ın uzanamayacağı köşeye vurdu. Murat, son anda parmaklarını ucuyla topu kornere attı. İşte, birlikte izliyoruz.” Tamam, birlikte bakıyoruz ; ama aynı şeyi görmüyoruz galiba. Kaleci topa değebildiğine göre, demek ki top uzanamayacağı bir yere değil, zor da olsa uzanacağı bir noktaya gitmiş. “Kalecinin uzanamayacağı köşe” deyimi güzel bir deyimdir, yerli yersiz, istediğiniz zaman kullanabilirsiniz; ancak “…birlikte izliyoruz” diyerek bizi suçunuza ortak etmeye çalışmayın lütfen !

 

Kaleci, topu avuta atabilir mi?

Bu kez Samsun’dayız. Klasik deyimle “Karadeniz ekibi”, “Körfezin güçlü temsilcisi” Kocaelispor’la karşılaşıyor. Bugün Beşiktaş forması giyen Ahmet Dursun, o zamanlar Kocaeli’de. Kendi çabası ile geliştirdiği bir atakta güzel bir vuruş yapıyor, ancak top az farkla ve kimseye değmeden dışarı gidiyor. Bize ekrandan sunulan cümle ise aynen şöyle: “Ahmet’in vuruşunda Göksel gole izin vermiyor.” Oysa, Samsunspor kalecisi Göksel’in topla hiç ilgisi yok. Top zaten çocuğun asla uzanamayacağı bir yere gitmiş. Yani, yukarıdaki paragraftaki gibi falan değil, gerçekten uzanamayacağı köşeye gitmiş. Lakin, pozisyonun bize aktarılışı biraz farklı.  Sanki top üç direğin arasına gidiyormuş da, Murat doğaüstü bir güçle topa değmeden golü önlemiş,  “püf” demiş topu dışarı üflemiş !..

 

Uçuş yüksekliği

Yıllar sonra sürpriz bir şekilde çıktığı 1.Lig’de sadece bir sezon kalabilen Şekerspor, Gaziantepspor’la, Ankara 19 Mayıs Stadyumu’nda karşılaşıyor. Konuk takımın ikinci golü bize şöyle aktarılıyor: “Cem yükselip kafayı vuruyor, gol!” Evet, kafa vuruşunu yapan oyuncu Cem. Gol olmasına da gol ; ama görebildiğimiz kadarıyla ortada “yükselmek” fiili yok. Sol kanattan, bel hizasında bir orta geliyor,  Cem de, açıkça, “eğilerek” topa kafayı vuruyor. Olsun, olsun ! Kafa golü ya, yükselerek atmak daha bir yakışık alır, kafa golü dediğin yükselerek atılır ! Bırakalım biz kendi gözümüzle gördüğümüzü, televizyoncu kardeşimizden daha iyi bilecek değiliz ya…    

 

Aman ofsayt olmasın da !

Bu son kalıp o kadar yaygın ve her maç o kadar çok kez tekrarlanıyor ki, özel bir örnek vermeye gerek görmüyoruz. Genellikle ani karşı ataklarda kullanılıyor, ama kalabalık savunma üzerine yavaş hücumlarda da sık sık kulağımıza geliyor: “Ofsayt yok!”

Malumunuz, “ofsayt” kuralı önemli bir tartışma kaynağı. Bazı kanallar tüm ekonomik dengelerini, pazar ve pazartesi gecelerini tahsis ettikleri ofsayt tartışmalarına endekslemiş durumda. Eski hakemler, hakem hocaları, uzun uzun tartışıp ileri geri oynatıp ve hatta ara sıra ileri geri konuşup ülkemizin ofsayt sorununa çözüm bulmaya çalışıyorlar. Devlet dairelerinde, haftanın ilk günü, önce tartışmalı pozisyonlar gözden geçiriliyor, sonra mesaiye başlanarak vatandaşa hizmet veriliyor. Bu durum da haliyle bir toplumsal paranoya oluşturuyor. İşte, anlatanların her atağa, “ofsayt yok” diye giriş yapmaları da bu paranoyadan kaynaklanıyor. Atak yapan oyuncunun gerisinde en az beş savunmacı varmış, hatta atağa kendi yarı sahasından başlamış, daha da ilginci zaten topu alıp tüm yolu tek başına  kat etmiş, hiç önemli değil. Biz, hele bir “ofsayt yok” diyelim de. Aman bir tatsızlık olmasın  da !..

 

********    

Bay:0 – Bayan:0

Günümüzde hiçbir alanda erkeklerden geri kalmayan kadınlarımız, malumunuz, son zamanlarda spor haberciliğine de merak sardılar. Hemcinslerinin çoğu hâlâ, kocalarının ikinci aşkı futboldan nefret ederken, onlar bu spor dalının en sıcak noktalarına kadar ulaşmaya gayret gösteriyorlar. Haklarını da yememek lâzım, erkek meslektaşlarından hiç aşağı kalır yanları yok; özellikle Türkçe’yi kullanırken.

Yaklaşık bir yıl önceye dönerek bir haber kanalının spor bültenine kulak veriyoruz:

– İzmir Atatürk Stadyumu’nda oynanan karşılaşma 0-0 sona erdi. Maçın ilk yarısı da 0-0 bitmişti.

Nasıl, harika değil mi? İkinci cümle, sizce de çok önemli bir açıklama içermiyor mu? Golsüz biten bir maçın ilk yarı skoru için binlerce olasılık zihnimizi kemirirken !..

***

 Herkes favori

Milli takımımızın da başarılı bir mücadele örneği verdiği Euro-2000’de, İspanya ile Norveç karşı karşıya. İspanya milli takımı, gerek kadrosundaki yıldız oyuncuların fazlalığıyla ve gerekse kulüp takımlarının Avrupa sahalarındaki başarılarının verdiği havayla çoğumuzun zafere daha yakın olarak gördüğü taraf. Karşılaşmayı anlatan arkadaşımız da bizimle hemfikir:

–        Maçın “1” numaralı favorisi İspanya.

Kardeşimizin “ne demek istediği” belli olmasına belli de, “nasıl söylediği” noktası biraz karışık. Türk Dil Kurumu’nun yayınladığı Türkçe Sözlük, “favori” kelimesini şöyle açıklıyor: “Bir yarışmada kazanacağına inanılan takım.” Yani, bir futbol müsabakasının sadece bir favorisi oluyor, ya da hiç olmuyor; lakin, asla ve asla “2” numaralı favorisi olamıyor. Ne yapalım, mevzuat böyle  !.. 

***

 

Hesap karışınca

Geçtiğimiz yılın temmuz ayı… Bir tv kanalımızın Trabzonspor haberini dinliyoruz. Haberi okuyan arkadaşımızın, “İki maçta rakip filelere 7 gol gönderen Trabzonspor yine de forvet arıyor.” derken böyle bir arayışa gerek olmadığını vurgulamak istediği çok açık.

Hemen bordo-mavililerin o tarihe kadar oynadığı iki hazırlık maçını hatırlıyoruz. İlk maçtaki rakip, 2.Lig’in çok da iddialı olmayan takımlarından Boluspor. Trabzonspor maçı 3-0 kazanmış ama, bu sonuca bakarak gol sorunu olmadığına karar vermek yanıltıcı olabilir. İkinci maç ise Bursaspor’la. Normal süresi “golsüz” biten karşılaşmayı penaltı atışları sonrasında “4-2” kazanan Trabzonspor bir de kupa almış.

Bizim hesabımıza göre, “iki maçta yedi gol” attığı söylenen Trabzonspor’un maç başına gol ortalaması sadece “bir buçuk”. Hem de pek dişli olmayan rakipler karşısında. Üstelik, iki maçtan birinde gol atmayı başaramadan. Gel de şimdi haberi yapan kardeşimize hak ver, gel de  şimdi  golcü  arama !.. 

 

Adet  ha !..

Türkiye’nin ilk özel televizyon kanalında olağan bir çarşamba gecesi. Şampiyonlar Ligi maçlarından biri daha, Bayern Münih-Manchester United karşılaşması canlı olarak yayımlanıyor. Alman takımının golünden sonra kameralar Britanyalı taraftarları görüntülüyor. Anlatıcı arkadaşımız ise bu tabloyu kendince yorumluyor : “Manchester seyircisi adeta sustu.” Gerçekten de Manchester United taraftarları susmuş vaziyetteler ; lakin “adeta susmuş” değil, sadece “susmuş” durumdalar. Sessiz bir şekilde maçı izlemeyi sürdürüyorlar.  

Türk Dil Kurumu’nun yayını olan Türkçe Sözlük’e göre, “adeta” kelimesinin karşılığı “sanki”. Anlatıcıya göre Manchester seyircisi “sanki” susmuş. Yani, susmamış da susmuş gibi bir hale bürünmüş. Oysa adamlar gerçekten susmuşlar, düpedüz susmuşlar ; tribünden “çıt” çıkmıyor. Mutlaka bir “adeta” kullanarak anlatımı süslemek gerekiyorsa –ki bizce hiç de gerekli değil- “adeta dilleri tutulmuş vaziyetteler” veya “adeta donup kalmışlar.” demek daha uygun değil mi?     

Bu kez başka bir kanalın kamerasından Ali Sami Yen Stadı’nı izliyoruz. Galatasaray, ligdeki son maçına çok rahat ve bir o kadar da neşe içinde çıkıyor. Zira, sarı-kırmızılılar şampiyonluğu matematiksel olarak garantilemiş durumdalar. Tribünler her zamankinden çok daha hareketli ; bayraklarla, flamalarla ve balonlarla süslenmiş ; taraftarlar şarkılarla, marşlarla coşmuşlar, şampiyonluğu doya doya kutluyorlar. Maçı anlatacak kişinin bu atmosferi tarifi ise şöyle : “Galatasaray’ın ligdeki son maçı adeta şampiyonluk şölenine çevrildi.”

Adetanın ne olduğunu sözlükten kontrol etmiştik, şimdi de “şölen” kelimesine bir göz atalım : “belli bir amaçla düzenlenen eğlence”. Galatasaraylı taraftarların stada zaten zaferlerini kutlamak amacıyla geldikleri çok açık. Yani, olay doğrudan bir şölen. O zaman bir de “adeta” demeye ne gerek var ki ?

Adeta kelimesi için verilebilecek örnek çok. Nedense “adeta”yı kullanmak bir “adet” haline gelmiş ekranlarımızda. Bunların hemen hepsi gereksiz bir “süslü anlatım” merakından kaynaklanıyor. “Ne kadar süslersek o kadar iyidir”,  “Çarpıcı bir anlatım için daha neler yapılabilir?” kaygısı insanları zorlama ve yapay deyimler bulmaya, yarı-anlamlı cümleler kurmaya itiyor. Oysa, bu hataları yapan genç adamların Türkçeleri ülke ortalamasının çok üzerinde. Genelde düzgün konuşuyorlar ve görev başında hep çok düzgün giyiniyorlar. Bakımlı ve şıklar ; ama asla “süslü” değiller. Ve bilmeliler ki, kullandıkları Türkçe’nin süslü olmasına da hiç gerek yok.