Nasrettin Hoca Trabzonsporluydu
Geçen yıl da böyle olmuştu. Transferin ve camia içindeki tartışmaların en sıcak dönemleri haziran ayında kesişmişti.
Yılmaz ve ekibi seçim kararlarından vazgeçtiler. Zira taktik geri tepmişti.
Olay, kamuoyuna, fedakarlıktan kaçmamak olarak yansıtıldı. Hatta başkan daha da heyecanlıydı. Bu sezon da şampiyon olamazsak kendiliğinden ayrılacağına söz verdi.
Camia “bezgin” ve aynı zamanda “cesaretsiz”di.
Bir “eski” ve fakat “unutulmaz” başkan, bir yarı-gönüllü başkan adayı ile birkaç samimi Trabzonsporlu dışında kimse sesini çıkarmamıştı. O zamana kadar herkes şikayetçiydi, herkes kapalı kapılar ardında esip gürlüyordu; ancak seçim iptal edildiğinde, her şeyin ve elbette kötü gidişin de farkında olan Divan Başkanı dahil hiç kimse bu insanlara destek olmadı.
(Bakınız: Nasrettin Hoca ile Timur’un fil fıkrası)
***
Şampiyon falan olamadık tabii ki. Zaten kimsenin de öyle bir beklentisi yoktu. Beklenen tek şey, bir sihirli asa; aranan tek kişi, bir masal kahramanıydı. Lakin futbol masal değildi.
Bu kulüp altı kez lig şampiyonu olmuş ve bir TIR dolusu kupa kazamıştı. Bunlar masal değildi, bunları kazandıranlar gerçek ve sıradan insanlardı. Sadece inanmışlardı, çalışmışlardı.
***
Benim gibi düşünenlerin çoğunlukta olduğunu biliyorum. Son üç sezonun yönetimleri bir dolu yanlış yaptılar. Tutarsız ve yetersizdiler. Ne demişlerse, tersini yapmaları nasip oldu. Trabzonspor’un tüm değerlerini hırpaladırlar, tüm taşlarını yerinden oynattılar, tüm geleneklerine ters düştüler.
Ancak bunları çok az kişi dile getirdi. Oysa çok kişi içinden geçirmekteydi. Daha kötüsü, hiç kimse başarısızlığın gerçek nedenini ortaya koymaya çalışmadı.
***
Gerçeği, yalnızca gerçeği bulmak aslında pek de zor değildi. Bu kulübe çok büyük hizmetleri geçmiş ve son şampiyonluğu da bizzat yaptığı transferlerle kazandırmış bir başkan bunca hatayı tek başına yapamazdı. Yorumlarda ciddi bir anlam kopukluğu vardı.
İşler kötü gidince, başkana söz söyleyemeyenler, sağda solda, Özak’ın, yönetimi Yılmaz’a “altın tepsi içinde sunmasına” taktılar. Oysa son yılların en çalışkan ve en başarılı başkanı Özak’ın bir canını almadıkları kalmıştı. Dahası, Özak’ın yardıma çağırdığı kişi bu kulübün eski başkanı ve onursal başkanı sıfatlarını taşıyordu. Şampiyonluğu kaçırdığımızda “Keşke Mehmet Ali Yılmaz olsaydı” diye feryat ederek Faruk Özak’a güya vicdan azabı çektirmeye çalışanların ne gibi bir şikayet hakları olabilirdi ki ?
Yani… Faruk Özak haklıydı.
***
Peki Yılmaz ne yaptı? Ya da bırakalım ne yaptığını, ne yapamadı? Önce, yeterince iyi bir yönetim kurulu oluşturamadı. Peki, doğru kişileri mi seçemedi? Tam öyle değil. Bu camianın en iyi yetişmiş bireylerinin, kulübe en fazla katkı sağlayacak isimlerinin çoğu, Yılmaz’la çalışmaktan kaçındılar. Çünkü, Yılmaz’ın tarzını biliyorlardı ve beğenmiyorlardı. İşte bu durum Yılmaz’ı zora soktu. Kendine ne kadar güvense de başarılı olamayacağını, bence, kestirdi. Dışarıda kalanların yüzüne karşı değil de, sinsi ve sessiz bir şekilde muhalefet yaptıklarını düşünmeye başladı. Kısmen öyleydi de.
Yani…Yılmaz da haklıydı.
(Bakınız: Nasrettin Hoca’nın “Sen de haklısın” fıkrası.)
***
Yılmaz giderek sertleşti, zaman zaman hakaret ölçüsüne varan tepkileri oldu. Daha önce bu kulübe başkanlık ve bu ülkeye bakanlık yapmış bir değer olarak, kendinden beklenen performansı sergileyemedi. Camiadaki ve ülke genelindeki sempatisini yitirmeye başladı.
Başarısız olduğunu o da biliyordu. Ancak başarısız bir başkan olarak bırakıp gitmesi kendine ve kariyerine yakışmazdı. İskender Önal’a zeytin dalı uzatarak tarihi bir açıklama yaptı: “Yönetimi sen kur, kulübü sen yönet. Ben İstanbul’dan her türlü maddi ve manevi desteği vereyim.”
***
Şimdi burada bir durup düşünelim. Hepimiz Trabzonspor’un başarılı olmasını istiyoruz değil mi? Ancak çoğumuz Yılmaz’ın yönetim tarzını beğenmiyoruz. Peki hangimiz Yılmaz’ın kişisel başarısızlığını arzu ediyor? Üstelik, Yılmaz başarısız oldukça Trabzonspor daha da aşağı inmez mi?
(Bakınız: Nasrettin Hoca’nın kavuğunun merdivenden yuvarlanması fıkrası.)
***
Biz, Yılmaz’ın yönetim tarzını asla doğru bulmadık. Kendisini ve yönetimini sürekli eleştirdik. Ancak camiadan Yılmaz’ın karşısına cidi bir aday da çıkmadı. Faruk Özak ise “Dümene geç!” uyarılarına hep “Ben artık yokum!” şeklinde karşılık verdi. Zira camiasına güvenemiyor, yalnız bırakılacağını seziyordu. Dahası, bu iş Özak’ın tek başına başarabileceği bir şey de değildi. Ekip çalışması istiyordu.
***
Peki, şimdi ne mi olmalı? İki yol var. Ya Yılmaz’ın dışında ciddi bir bir başkan adayı ve yoğun bir ekip çalışması çıkacak ve ilk genel kurulda seçimi kazanıp hizmete başlayacak, ya da susulacak ve Yılmaz başkanlığında bir barış ve uzlaşma yönetimi ile geçiş dönemi yaşanacak. En kısa sürede de yeni isimlerle çağdaş, tutarlı, sempatik, alçak gönüllü, sabırlı ve samimi bir kurum inşa edilip ülke genelinde kaybettiğimiz sevgi ve saygı geri alınacak.
Benim tercihim birincisidir. Ancak ikinci yol da mutlaka şimdiki vaziyetten iyi olacaktır. Üçüncü bir şık varsa onu da siz söyleyin muhteremler. 26 Haziran 2000